Shedai Kitap Yorumları, Shedai.net 'in bir kültür hizmetidir


Sponsorlar:
Üniversitede Özel Ders
SET Eğitim ve Danışmanlık

Hazırlayan:Şadi Evren ŞEKER www.sadievrenseker.com

Kitap Yorumlari

A’mak-ı hayal (hayallerin derinliklerine yolculuk) (Şehber zade Filibeli ahmed Hilmi)

Kitap iki bölümden oluşuyor, sanırım ilk bölümde raci isimli gencin kendisine olan yolculuğu ve insan-ı kamil oluşu, ikinci kısımda ise daha çok etrafındaki varlıklar ve insan-ı kamil ile toplum arasındaki iletişimi anlatıyor.

Aslında hep yanıbaşımızda olan ama bir türlü göremediğimiz koskoca bir deryanın kapılarını aralayan bu kitaptan bazı alıntılar aşağıdadır.

“Bir kısmı ise, Ramazan kandillerini gördüğü zaman Müslüman olduğunu hatırlardı. Kandiller yandığı zaman ellerine tesbihi alıp, cami cami dolaşır, hiçbir şey anlamamalarına rağmen Kuran-ı Kerim ve vaaz dinlerlerdi. İkindi vakti uyanmak şartıyla oruç bile tutarlardı. Oruç tuttuğu halde namaz kılmaya gerek görmeyenleri de vardı. Uzun bir namaz olan teravihe hiçbiri yanaşmazdı. Ramazan bitti mi, bunların dini duygusu da “elveda!” diyerek yoluna girerdi. Mevsimlik elbise giymeye benzeyen bu çeşit dindarlığa ben her zaman hayret ederdim.”

buddha gotama sakyamuni ile olan yolculuklarında, buddha’nın raciye sözleri:

“Bu saray insanların ayağını kaydıran yerdir. Bu saray imithan yeridir. Doğruluk ve sebatın sağlam ipine sımsıkı yapışanlar bu yeri geçebilir. İlerisinde Yokluk tepesi vardır. Fakat buradaki gösterişe ve gönül alıcı şeylere kapılanlar, keder dolu olan cehennem çukuruna düşerler. Burası bir arzu cenneti, ilerisi ezeli bir yokluk meydanıdır. Burası göz boyayan şeylerle dolu bir saray, tüm konuklarını işkence ederek öldüren bir misafirhanedir; ilerisi zevk ve hürriyet meydanı, mutlak alemdir, birlik yeridir. Burada kalan ağlayıp sızlanama yurduna gider. İleriye giden dert ve sıkıntıdan kurtulup makamsızlığa kavuşur. Burada kalan arzu ve isteğe, hırs alemidir. Akıllı ol, aldanma! Sebat et! Ben sein burada bekliyorum. Hadi, içeri gir. “

Temaşa bayramında Ehrime ve Hürmüz’ün meydana sürdüğü Nifak, Muhabbet, Gazap, Hikmet, Nefs-i Emmare ve Aşk pehlivanları:

“Nifak üç gün meydanda kaldı. (…) Gece yarısı Salah denilen yaşlı zat geldi. Hak ve hakikat için herkesi canını feda etmeye çağırdı. (…) Hürmüz taraftarlarının tekbirleri arasında Muhabbet meydana çıktı. (…) Muhabbet her zaman Nifak’a galip gelecektir, diye karşılık verdi. (Gazap pehlivan meydana çıkarak) Hürmüz taraftarları! Hanginiz karşıma çıkacak? Bana Gazap Pehlivan derler. Şimdiye kadar, karşıma çıkıp da canlı kalan çok azdır, dedi. (…) Gazap pehlivan bir gür darbesiyle onu (Muhabbet’i) yere serdi. (..) Hürmüz’ün veziri Salah yanımıza geldi. Gazap’ı ancak Hikmet Phelivan’ın öldürebileceğini söyledi. (..)
- Aman Allahım! Kafandaki de ne? Dedim
Bunun üzerine elini başına götürdü. Ben o an, zırhsız olan kodluğunun altından kalbine doğru kılıcımı sapladım. Gazap korkunç bir çığlık atarak yere düştü. (…)
-Ey benim gücümü inkar eden gafiller! İyi bilin ki ben pehlivanlar pehlivanı, yiğitler yiğidi Nefs-i Emmare’yim. Şimdiye kadar yenemediğim hiç kimse olmadı. Beşbin değişik şekle girerim ben. (Bana dönerek) Ey miskin Hikmet! Gel kendi rızanla tesilm ol! Seni hizmetçi olarak kullanayım. Sen aptal ve aciz bir mahluksun. Benim gözümde sinek kadar değerin yok. Fakat nedense seni severim. Çünkü senin bana hizmetin dokundu. Haydi teslim ol kurtul! Dedi.
(…)
- Ey hikmet! Bendeki şu silahlar bak. Rehberinin sana öğrettiği alçak gönüllülük, ilim, kanaat, ihtiyat, ağırbaşlılık, sabır ve hile numaralarını başkaları gibi yutmam ben. Onların her birine karşılık kin, hiddet, düşmanlık, nefret, şehvet gibi bir sürü numara var bende. Gel kendine yazık etme! Dedi.
(Aşk meydana çıktıktan sonra) Bu güzel ses, bu tatlı nağmeler her iki tarafı da mest etmişti. İşin garip tarafı, Ehrimen taraftarları da bizimkiler kadar zevk almıştı bundan.
(…) Emare, ona karşı büyük bir hürmet göstererek filden yere indi. Aşk’ın önünde diz çöktü.
(…) Aşk, beni serbest bıraktı. Gülerek:
- Haydi koca aptal hikmet, Git rahatına bak! Dedi.”

Arifler meclisi’nin raci gözündeki hali:

“-Ey Tonton! Ben size her konuda karşı çıkmıyorum. Fakat siz ilerlemeye düşmansınız. Araştırmıyorsunuz. Bilgilerinizi genişletmiyorsunuz. Örneğin, hala Beyaz İfrit’in yanındaki şeytanların mor olduğunu iddia ediyorsunuz.
-Bize ulaşan bilgiler böyle.
-Evet ama bu yanlış. Zira, binlerce yıl Beyaz İfrit’in huzurunda duran şeytanların rengi aslen mor olsa bile, onun ışığının etkisiyle renklerinin açılıp, maviye dönmesi gerekmez mi? Ey Tonton! Birazcık insaflı ol!.
-Bize gök kazanından ısı geldiği, gece ile gündüz sıcaklıklarının farklı olması ve mevsimlerin durumuyla sabittir.
-Peki gök kazanının kaç kulpu var?
-Susuyorsunuz. İşte ben, sizin bilemediğiniz bu sırrı keşfettim. O kocaman gök kazanının tam yedi yüz altmış sekiz buçuk kulpu vardır.
“

“Hz. İbrahim:
-Saadet; çalışıp kazanmak ve kazanılanları başkalarıyla paylaşmaktır.
Hz. Musa
-Saadet; nefsi, Firavun’un tutkuları gibi tutkulardan kurtarmaktır.
Hz. Adem:
-Saadet; şeytana ve Havva’ya uymamaktadır.
Konfiçyüs:
-Bir tencere pirinç pilavına bütün lezzetleri sığdırmaktadır.
Platon:
-Daima yüce şeyleri düşünmektedir.
Aristo:
-Mantık! İşte saadet!
Zerdüşt:
-Saadet, karanlıkta kalmamaktadır.
Brahma:
-Saadet mi? Zannedilen şeyin aksidir.
Hz. İsa:
Saadet; Maziyi unutmak, içinde bulunulan anı iyi değerlendirmek, geleceği düşünmemekle mümkündür.
Lokman Hekim:
-İnsanlar bu kelimeyi bütün dertlerini bir sözle ifade etmek için icat etmişler.
Hızır Aleyhisselam:
-Saadet, tutkuların giremediği gönüllerde aniden görülen bir hayalettir.
Buda:
-Ey Beşeriyet! Saadet, yok olmanın güzel isimlerinden biridir. Nirvana! Ey Beşeriyet! Nirvana! Dedi.
Başkan ayağa kalktı ve:
- Ey beşeriyet! Saadet, hayatı olduğu gibi kabul edip, insana yüklediği yüklere razı olup, bunun daha iyi olması için gayret etmektir, dedi.
“
Tımarhane’de hafız taklidi yapan bir deli:
“Dinleyenlerin yüzde doksanı, benim okduğumun mu, yoksa onun okuduğunun mu doğru olduğunu bilmekten aciz kimseler. Kendilerine tecvitle okunan her şeyi Kuran sanır bunlar. Yalnızca kafa sallarlar. Zeten bizim hafız da okduğunu anlamaz. Bu seyircilerin çoğunun benim hafız olduğuma yemin edeceklerinden eminim.”

“Öyle insanlar vardır ki yalnızca bilmediğini bilmemekle kalmaz, her şeyi bildiğini iddia eder. Doktor değildir. Fakat doktorları küçük görür. Önüne gelene ilaç tavsiye eder. Yanlış evlilik yapmış, içi-dışı çirkin bir kadın almıştır. Fakat herkese evlilikte dikkat edilecek hususları öğretir. Bir ton para harcayarak ahır gibi ev yapmıştır. Fakat Mimar Sinan’ı beğenmez. “

“Elif üstün (e), elif esre (i) , elif ötre (ü)… İşte bir yığın soru sana! Elif nasıl olur da hareke kaubl eder. Elife hemze demekle bu işi halletmiş olur muyuz? Ya Rabbi! Bu “elif-ba” meselesi amma da çetin bir konu. İnsanlara okuma yazma öğretenler çok. Fakat işlerinde “elif-ba”yı bilen yok.”

Prens , (Niccolo Machiavelli, NICOLÔ MACHIAVELLI , çeviren Harun Mutluay)
Bu kitap Avrupa ve “batı” medeniyetinin siyasi temellerine yapılan bir eleştiri niteliğindedir. Kötüyü tavsiye etmemiş ama kötüyü göstermiştir. Kitabın ilk bölümünde oldukça iyi hazırlanmış bir giriş yer alıyor. Sanırım Harun bey tarafından yazılan bu bölümde machiavelli’nin düşünce yapısına ve içinde bulunduğu zaman ve coğrafyaya atıflarda bulunulmuş ve fikir yapısı etraflıca ele alınmış. Kitabın bu ilk bölümünde göze çarpan bazı alıntılar aşağıda sunulmuştur:
“Büyük Friedrich’in, sınırsız hırslar karşısında özverili, hoşgörülü davranmasının imkânsızlığı belli olmuştu.Hırs ve çıkarlardan arınmamış bir dünyada genelin (toplumun) refah ve mutluluğunun korunması için ahlaken kabul edilemeyecek insanlık dışı yollara başvurulabileceği kanaati, Makyevelistlerin başlıca argümanını oluşturagelmiştir.
(…)
16.yüzyılın başında bir politik krizler zinciri yaşayan İtalya’nın o zamanki durumu ile sınırlı bir geçerliliği olduğunu düşünenler vardır. Prens’teki görüşlerin her zaman geçerli olması gerektiğini savunanların başında ünlü İngiliz devlet adamı ve düşünür Francis Bacon gelmektedir.Bacon,Machiavelli’nin hayallerden uzak gerçekçi aklına hayrandır.
Hegel, Prens’in son bölümündeki amaç açıklamasını öne çıkartarak, sözünü ettiğimiz ikinci öbekteki, metni tarihsel şartlarla sınırlayan değerlendirmelerin içine girer.Machiavelli orada İtalya’ yı yabancı hâkimiyetinden kurtarmaktan söz etmektedir.
Ulus-Devlet
Hegel,
“Ağrılı (iltihaplı) uzuvlar lavanta yağıyla iyileştirilemez.Zehirlenmelerin ,suikastların silahlara dönüştüğü bir durum, bunlara yumuşak girişimlerle cevap verilmesine tahammül etmez.Çürümeye yakın haldeki hayat ancak ve sadece şiddet ve zora dayalı yöntemlerle yeniden organize edilebilir.” (G. W. F. Hegel; Vorlesungen über die Philosophie der Geschichte; (Tarih Felsefesi Dersleri;Toplu Eserler,s.482).
Yöntem
Machiavelli,bütün silahlı peygamberlerin başarılı olduğu ve silahsızların başarısızlığa uğradıkları gerçeğinden hareketle,politik teorisini ahlakbilim ve ilahiyat ile bir bütün oluşturacak şekilde kurmak yerine,iktidar ve egemenlik tekniklerinin ayrı,özerk bir bilimi olarak tasarlar.
Faaliyetin bir biçimi praxis’ti ve Aristoteles praxis’ten toplumsal, özneler arası (varlıkların) eylemi anlıyordu (Aristoteles,Nikomanya Etiği 1140a 1 ff).Bir ikinci eylem biçimi ise poiesis’ti ve bu biçim,nesnelerin (eşyanın) imalatını (üretimini) sağlayan eylem biçimiydi.
Machiavelli, Roma İmparatorluğu tarihini, ama özellikle de Livius’un metinlerini inceleyerek en dayanıklı, sağlam, uzun ömürlü devlet biçiminin cumhuriyet olduğuna karar kılmıştır (Niccolô Machiavelli, Eski Tarih İtalya Tarihi Üzerine Politik İncelemeler, Discorisi, 1965 Almanca baskısından,s. 128).
Yöntem’in tartışıldığı bu giriş bölümünde ayrıca Osmanlı’daki taht kavgalarına benzer bir şekilde aşağıdaki cümleler yer alıyor:
Discorsî’de, Roma’nın efsanevi kuruluş öyküsünde, önce kendi kardeşini öldüren ardından da dostu Sabina kralı Titus Tatitus’un öldürülmesine onay veren Romulus’u örnek alır.Machiavelli’ye göre kardeşini ve arkadaşını öldürten Romulus’un eylemlerinin motifinin iktidar hırsı olmadığı,onları ‘genel en iyiye’ ulaşmak için ortadan kaldırdığı, hemen senatoya danışmasından ve kararlarını senatoyla birlikte almasından bellidir(Discorsi,s. 29,30).
Tematik Yapı
Machiavelli kötüyü güzelleştirmez,kötünün adını koyar ve amaca yönelik nasıl kullanacağını öğretir.
Örneğin ünlü Alman düşünürü , (sosyolog) Max Weber, Machiavelli doğrultusunda ,bireyin davranışlarını düzenleyen etik ile politikanın etiği (ahlak normları) arasında ayrım yapmış,birinci etiğe inanç etiği diye çevirebileceğimiz (Gesinnungsethik) bir tanım getirirken,bu etiği politik alanın sorumluluk etiği’nden ayırt etmiştir.Birinci etik iyi niyetli,dürüst olmayı hedefleyen insanın etiğidir;ikincisinin böyle bir kaygısı bulunmayıp eylemin sonuçlarına göre tartılabilecek bir ahlak anlamına gelir (Max Weber,”Politik als Beruf/Meslek olarak politika.Toplu yazıları içinde,1958 Tübingen baskısı).
Buraya kadar yapılan önsözden sonra kitab’ın çevirisi başlar:
İTHAF
NICCOLÔ MACHIAVELLI’DEN MUHTEŞEM LORENZO DE MEDICI’YE
Halkların yapısını iyice anlamak için prens olmak,prenslerin yapısını anlamak için de halktan olmak gerekir.
I. Bölümde “Prenslik biçimleri ve bunları ele geçirmenin yolları” konusu altında tam da bir karar ağacına (decision tree) benzer bir anlatım bulunuyor. Olayı basitleştirmek için ben (sadi evren seker) burada bir karar ağacı çizerek anlatmayı uygun buldum.
DrawObject
II. Bölümde “Soydan Gelme (Veraset Yoluyla Elde Edilen) Prenslikler Hakkında” Bölümünde, Kısaca, bu tip prensliklerin daha kolay elde tutulacağından, elde tutma süresinin uzaması durumunda köklerin fazlalaşacağından daha iyi olduğu, elden çıksa bile işgalcinin ilk hatasıyla tekrar ele geçirmenin kolaylığında ve daha az güç ve şiddetle ele geçirilebileceğinden bahsedilmiş.
III KARMA PRENSLİK HAKKINDA
İnsanların daha iyisini bulacaklarına inanarak, seve seve efendi değiştirme eğilimlerinden kaynaklanır; bu sanı, efendilerine karşı silaha sarılmalarına yol açar, ama bir yanılgının kurbanı olurlar; çünkü bu deneyim, sonuçta durumlarının daha da kötüleştiğini gösterir onlara.Bu durum, başına yeni geçilen bir halkı (tebaayı), askerlerle ya da yeni bir fethin gerektirdiği sayısız başka araçlarla baskı altında tutmak gibi başka bir doğal ve kaçınılmaz zorunluğun sonucudur.
(...)
Kendilerine minnet borçlu olduğundan onlara karşı sert önlemlere de başvuramayacağın için, dost edinemezsin; çünkü bir insanın ordusu ne kadar güçlü olursa olsun, bir ülkeye girebilmek için, o ülke halkının desteğine ihtiyacı vardır.(...)Daha önce isyan etmiş ülkeler ikinci kez ele geçirildiklerinde, artık kolayca kaybedilmezler; çünkü senyör, başkaldırıdan yararlanarak suçluları cezalandırmada, kuşkuluları ortaya çıkarmada, en zayıf noktaları güçlendirmede bu kez daha sert ve acımasız davranır.(...)
Aynı dili konuşurlar ya da böyle değildirler.İlk durumda bunları elde tutmak,onların egemeni olarak kalmak çok kolaydır.
(...)İnsanlara eski koşulları sağlanırsa, alışkanlıklarında bir değişiklik olmayacağından, halk bir sorun çıkarmaz ve huzur içinde yaşamayı sürdürür. İlkin eski prensin soyunu kurutması;ikinci olarak da yasalarda ve vergi düzeninde değişikliğe gitmemesi gerekir. (...)Orayı ele geçiren fatihin oraya gidip yerleşmesidir.Türkler,Yunanistan’ da böyle yapmıştır. Bu sayede Çıkan karışıklıklar hemen görülür, hemen gerekli önlemler alınır.(...)
Bir başka çok iyi ve etkili çare de, bu devlette kök salmak için bir iki yerde koloni kurmaktır. İnsanlar ya şımartılıp gönülleri hoş tutulmalı ya da ezilmelidirler; çünkü insanlar uğradıkları küçük zararların intikamını alır, ama büyük zararlarınkini alamazlar. Romalılar ele geçirdikleri ülkelerde bunlara çok dikkat etmiş, koloniler kurmuş, güçsüzleri korumuş, güç kazanmalarını önlemişlerdir; güçlükleri sindirmiş, güçlü yabancıların bu ülkede ün kazanmalarına izin vermemişlerdir.Çünkü savaşı ertelemenin başkaları yararına olacağını bilmişlerdir. “Zaman kazanmak, herşeyi kazanmaktır” ilkesini benimsemeyip kendi beceri ve yeteneklerinin yanı sıra zekâlarının gücüne güvendiler; çünkü zaman herşeyi silip süpürür ve beraberinde iyiyle birlikte kötüyü, kötüyle birlikte iyiyi de getirebilir. Ama güçleri yetmediği halde, ne pahasına olursa olsun fetih yapmaya kalkanlar hata eder ve kınanmayı hak ederler.
(...)
Demek ki Louis şu beş hatayı işlemişti:Gücü az olanları ezdi; İtalya’da güçlü birinin gücünü büsbütün artırdı; İtalya’ya çok güçlü bir yabancıyı getirdi; payitahtını oraya almadı ve İtalya’da koloniler kurmadı. Eğer Venediklilerin ellerinden devletlerini almak gibi altıncı bir hata işlemeseydi, yukardaki hataların, sağlığında ona bir zararı dokunmayabilirdi.
(...)
Fransızların siyasetten anlamadıkları, yoksa Kilise’nin o kadar büyümesine izin vermemelerinin gerektiği yanıtını vermiştim. Bir başkasının güçlenmesine yol açan kendi sonunu hazırlamış olur; çünkü güçlenme beceriyle ya da zor kullanarak sağlanır ve gülenmiş olanın bu iki durumdan da sakınması gerekir.
IV İSKENDER’İN ELE GEÇİRDİĞİ DARA ÜLKESİNİN ONUN ÖLÜMÜNDEN SONRA HALEFLERİNE NİÇİN BAŞKALDIRAMADIĞI HAKKINDA
Prensin, bakan yaparak ödüllendirdiği emir kullarının yardımıyla yönetimi; ötekisi, prensin, kendi ödüllendirmesi sonucu değil, kan bağı nedeniyle baron olanlarla birlikte yönetimidir.
Otoriter kralı yenmek zor, elde tutmak kolaydır. Sancakları güçlü krallığı yenmek kolay, elde tutmak zordur.
V FETHEDİLMEDEN ÖNCE KENDİ YASALARINA GÖRE YAŞAMIŞ OLAN KENTLERİN VE PRENSLİKLERİN NASIL YÖNETİLMESİ GEREKTİĞİ HAKKINDA
Bunlara egemen olmanın üç yolu vardır: İlki, bunları yıkmaktır, ikincisi kişisel ikametini (payitahtı) oraya kaydırmak, üçüncüsü de onları kendi yasalarına göre yaşamaya bırakmak, ancak bu arada bir vergi koymak ve ötekilerin sana itaat etmelerini sağlayacak az sayıda kişiyle bir hükümet kurmaktır.
Özgür yaşamaya alışmış bir kenti (ülkeyi) ele geçirip de yıkamayanın, o kent tarafından yıkılmayı beklemesi yerinde olur.
Prensin yönetimi altında yaşama alışkanlığına sahipseler durum değişir; bu prensin soyu kurutulmuş olduğu için, -uyrukları bir yandan boyun eğerek yaşamaya alışkın olduklarından, bir yandan da eski prensleri artık aralarında olmadığından-
VI SİLAH ZORUYLA YA DA BECERİ VE YETENEKLE ELE GEÇİRİLEN YENİ PRENSLİKLER HAKKINDA
Yeni prens, hiç olmazsa parıltılarından bir nebze nasibini alabilmesi için önemli ve büyük kişileri taklit etmesi doğru olur. (...) Özel, sıradan bir kişinin prens olması durumu ya yetenek ve beceri ya da şans (talih) gerektiğine göre. (...) Erdemleriyle, beceri ve yetenekleriyle prens olanlar, prensliğe zorlukla ulaşır, ama onu kolayca korurlar.(...) Çünkü eski düzenden ve kurumlardan çıkar sağlayan herkes yenilik getirene düşman kesilir, yeni düzenden ve kurumlarından yarar sağlayabilecek kişilerdense ancak gevşek bir destek gelir.(...)
İşlerini yürütmek için rica mı etmektedirler, yoksa zora başvurabilirler mi. (...) İlk durumda başarısızlık kaçınılmazdır. (...) Silahlı peygamberlerin hep yenmeleri, silahsızların yenilmeleri işte bundandır. Burada yenmek kanımca uzun sürede dünya üzerinde başarılı olmak anlamındadır.(sadi)
VII YABANCI SİLAH GÜCÜYLE VE ŞANSIN YARDIMIYLA ELE GEÇİRİLEN PRENSLİKLER HAKKINDA

Demek ki, yeni bir prensliğin başına geçen biri düşmanlarını etkisiz kılmak, dostlar edinmek, kendi gücüyle ya da hileyle zafer kazanmak, halka kendini sevdirmek ve halkı korkutmak, askerlerden itaat ve saygı görmek, kendisine zarar verebilecekleri ya da vermesi gerekenleri ortadan kaldırmak, eski düzeni ve kurumları yeni yöntemlerle yenilemek, sert, iyi yürekli, yüce gönüllü ve eli açık olmak, sadık olmayan bir orduyu dağıtıp yenisini kurmak, krallarla, prenslerle dostluklar kurarak onların kendisine yardımcı olmaktan zevk almalarını ya da zarar vermekten çekinmelerini sağlamak isterse, bu adamın eylemlerinden daha iyi bir örnek bulunmaz.
VIII ALÇAKÇA VE KIYICILIKLA PRENS OLANLAR HAKKINDA
Prens olmanın , İki yolu daha vardır. Haksız ve iğrenç bir yoldan prensliğe yükselmek ya da özel bir kişinin, kendi yurttaşlarının desteğiyle ülkesinin prensi olmasıdır.
Agathokles için:
İyilik ise yavaş yavaş yapıldığında tadına daha iyi varılır.
Bir prens halkıyla, kötü ya da iyi bir olayın etkileyip değiştiremeyeceği bir biçimde yaşamalıdır; çünkü zor günler gelip de kötülük yapman gerekirse, buna vakit bulamazsın; yaptığın iyilik de bir işe yaramaz, çünkü mecburen yaptığın düşünülür ve kimse gönül borcu duymaz sana.
IV “ÖZEL KİŞİ” NİN PRENS OLMASI HAKKINDA
Halk kendisine hükmedilmesini ve onların kendisini ezmesini istemez, büyüklerse halka hükmetmek ve onu ezmek isterler. Şu üç sonuçtan biri ortaya çıkar: Prenslik eğemenliği, özgürlük ya da kargaşa.
Halk da büyüklere karşı koyamayacağını gördüğünde, gücüyle kendisini koruması için yurttaşlardan bir kişiyi yetkili kılıp prens yapar. Prens hep aynı halkla yaşamak zorundadır; oysa aynı büyüklerle yaşamak zorunda değildir.
(Prensin etrafındaki) büyüklerin başlıca iki özelliğe göre değerlendirilmeleri gerektiğini söylemeliyim; ya davranışlarıyla her şeylerini senin kaderine bağlarlar ya da bağlamazlar.Bağlayanlar eğer aç gözlü değillerse sayıp sevmeleri gerekir; bağlamayanları ya ödlekliklerinden ya da doğuştan cesaretten yoksun oldukları için böyle davranıyorlardır. Özllikle de aklı başında olanlardan yararlanmalısın. Bilinçli bir biçimde sana bağlanmamışlarsa,onların bu davranışı, senden çok kendilerini düşündüklerinin belirtisidir. Bunları düşman bilmen gerekir. Halkla dostluğunu sürdürmelisin. Prensler, Ilımlı sivil bir egemenlik biçiminden, mutlakiyetçi bir düzene geçerlerse tehlikeye düşerler. Zor günlerde yöneticiler ona karşı çıkacaktır. Ölüm uzakta iken herkes prens için canını vermek ister. Her durumda devlete ve sana ihtiyaç duymalarını sağlayacak biçimde davranmalısın.
X HER BİR PRENSLİĞİN GÜCÜNÜN NASIL ÖLÇÜLEBİLECEĞİ HAKKINDA
Surların arkasına sığınıp savunma yapanların hep başkalarına ihtiyaç duyduklarını düşünüyorum.
XI DİNİ KİŞİLERİN PRENSLİĞİ (KİLİSE DEVLETLERİ) HAKKINDA
Bunlar ya erdemle ya talihle ele geçirilir, ama sonra her ikisi de olmaksızın korunurlar. Demek ki, yalnızca bu prenslikler güvenceli ve mutludur.
XII MİLİS TÜRLERİ VE PARALI ORDU HAKKINDA
kitapta buraya kadar prensliklerin kurulma ve çökme çeşitlerinin avantaj dezavantajları incelenmiş. Bu bölümden sonra savunulması ve saldırı çeşitleri incelenecek.
Sahip olması gereken başlıca temeller, iyi yasalar ve iyi bir ordudur.İyi orduların olmadığı yerde iyi yasalar da olmaz ve yasaların iyi olduğu yerlerde iyi orduların olması gerekir.
Prensin sahip olabileceği ordu Ya kendi ordusu ya da paralı, yardımcı ve karma ordulardır.Paralı ve yardımcı ordular bir işe yaramaz ve tehlikelidir. Çünkü prens barış zamanında paralı askerler, savaş zamanında ise düşmanlar tarafından soyulur.
Paralı komutanlar ya kusursuz kimselerdir ya da değildir.Kusursuz kimselerse her zaman kendilerini büyük görmek isterler.
Efendileri olan insanı ya da senin ezmek niyetinde olmadığın birini ezmeyi düşünürler; komutan yetenekli değilse yeteneksizliği senin devirmene yol açar.
Ordunun bir prens ya da cumhuriyet tarafından yönetilmsi gerektiği yanıtını veririm.
Komutayı tekeline almış prensler ve kendi orduları olan cumhuriyetler çok büyük başarılar kazanırlar.Paralı ordular ise zarardan başka bir şey getirmezler.
Kartacalılar neredeyse kendi paralı askerlerinin egemenliği altına giriyorlardı.
Bu komutanlar kendilerine saygınlık sağlamak için ilk önce piyade sınıfının sayğınlığını azalttılar. Bunu yapmalarının nedeni bir yandan devletleri olmaması ve paralı askerlik yaparak geçinmeleri, bir yandan da sayıları az olan piyadelerin onlara ün sağlamaması, ve çok sayıda piyadeyi besleyememeleriydi; bu yüzden süvarilerden yararlandılar; sınırlı sayıda süvariyle hem geçimlerini sağlıyor hem de saygınlık kazanıyorlardı. İşler öyle bir noktaya geldi ki, yirmibin kişilik bir orduda ikibin piyade bile kalmadı.Bundan başka gerek kendilerini gerekse askerlerinin yorulmalarını önlemek ve onları tehlikelerden korumak için her çareye baş vuruyorlardı; bu paralı askerler çatışmalar sırasında birbirlerini öldürmektense tutsak alıyor ve tekrar serbest bırakırken fidye istemiyorlardı;geceleri kuşattıkları kentlere saldırmıyorlar, kuşatılmışlarsa, dışarı çıkıp huruç hareketinde bulunmuyorlardı; ordugâh çevresinde ne hendek kazıyor ne de duvar çekiyorlardı.Kışın sefere çıkmıyorlardı.Askeri disiplin düzenlerinde bütün bunlara izin vardı; yukarıda söylendiği gibi amaç, askerleri yorgunluk ve tehlikelerden korumaktı. Sonuç olarak bunlar İtalya’yı köleliğe aşağılanmaya sürüklediler.
XIII YARDIMCI ORDU, KARMA ORDU VE PRENSİN KENDİ ORDULARI HAKKINDA
Yararsız orduların ikincisi deyardımcı ordudur. Kaybederlerse senin işin bitmiş demektir; zaferleri ise senin köleliğin demektir.
XIV PRENSİN ORDUYLA İLGİLİ GÖREVLERİ HAKKINDA
Sana devletini kaybettiren ilk neden savaş sanatını küçümsemektir, kazandıran ise bu sanatta usta olmaktır.
Silahlı birinin silahsız birine isteyerek itaat etmesi ve silahsız olanın silahlı askerleri arasında güven içinde olması akla uygun değildir. Pren etrafına sürekli “Eğer düşmanlar o tepedeyse ve biz ordumuzla buradaysak hangimiz daha avantajlı oluruz? Düzenimizi koruyarak onlara nasıl saldırabiliriz? Geri çekilecek olursak bunu nasıl yapabiliriz? Geri çekilecek olurlarsa onları nasıl izleyebiliriz” şeklinde sorular sormalı ve barış zamanında görüşlerini almalıdır.
XV İNSANLARIN VE ÖZELLİKLE PRENSLERİN ÖVÜLDÜKLERİ VE SUÇLANDIKLARI ÖZELLİKLER HAKKINDA
Gücünü korumak isteyen bir prens iyi olmamayı öğrenmeli ve zorunluluklar karşısında iyiliği ya da kötülüğü denemelidir.
XVI CİMRİLİK VE TUTUMLULUK HAKKINDA
Cömertlik, senin adını çıkartacak kadar ileri gidecek olursa sana zarar verir. Çünkü, halka aşırı yüklenerek ağır vergilerle onu ezmek ve para kazanmak için yapılabilecek herşeyi yapmak durumunda kalırsın.
Ya prenssindir ya da henüz prens olmak yolundasındır.İlk durumda cömertlik tehlikelidir; prenslik yolunda cömert olarak bilinmek için eli açık davranmak yararlıdır.
Kendi parasını tutumlu harcamalı, halkın parasını veya yabancı malı cömertçe harcamalıdır..
XVII MERHAMET VE ACIMASIZLIK HAKKINDA; SEVİLMEK Mİ YA DA KORKULMAK MI DAHA İYİDİR
Prenslerin acımasız olarak değil de, merhametli olarak ünlenmek istemeleri gerekir.
Sevilmek mi korkulmaktan daha iyidir, yoksa korkulmak mı sevilmekten daha iyidir tartışması çıkmaktadır.Bunun yanıtı hem sevilmek hem de kendisinden korkulmak gerektiği biçimindedir.
Korkulmak, sevilmekten çok daha güven vericidir,derim.
Parayla satın alınan dostluklar, kazanılmış dostluklar değildir ve gerekli oldukları zaman onlardan yararlanılamaz.
Oysa korku bir ceza ile karşılaşma tehlikesinden kaynaklanır ve insanı hiç terk etmez.
XVIII PRENSLER, VERDİKLERİ SÖZLERE NEREYE KADAR BAĞLI KALMALIDIR
Kafalarını karıştırmayı başararak sonunda dürüstlüğü ilke edinmiş prenslere üstün geldiklerini göstermektedir.
O halde iki çeşit mücadele yönteminin ne olduğunu bilmeniz gerekir; bunlardan biri yasalarla, diğeri ise zor ve şiddetle olur; birincisi insanlar, ikincisi hayvanlar için geçerlidir, ama pek çok kere birinci yöntem yeterli olmaz, ikincisine başvurmak gerekir.
Sözü tutmakla zarar göreceğini anlarsa ve onu söz vermeye iten nedenler artık ortada yoksa, sözünü tutamaz ve tutmamalıdır.
Kendisini dinleyen ve görenlere son derece merhametli, son derece inançlı, son derece dürüst, son derece insancıl ve son derece dindar görünmelidir.
XIX AŞAĞILANMAKTAN VE NEFRET EDİLMEKTEN KAÇINMA HAKKINDA
Giriştiği eylemlerde büyüklük, cesaret, ağırbaşlılık, ciddiyet ve güçlülük gibi erdemleri ortaya koymalıdır.
Birisi prnese komplo düzenlemek istediğinde Komplocuya ihanet etmemek için ya onun sadık bir dostu ya da prensten çok nefret eden biri olması gerekir.
Oysa prensin tarafında prensliğin yüceliği, yasalar, kendisini koruyan bir devletin ve arkadaşlarının silahları ve desteği vardır.
Prens, yönetimin nefret ve kine yol açabilecek işlerini başkalarına yüklemeli ve yalnızca minnettarlığa yol açabilecek yanlarını kendi üstüne almalıdır.
Nefret kötü işlerle kazanılabileceği gibi, iyi işlerle de kazanılabilir. (burada kastedilen sanırım iyi işlere düşman olanların nefreti -şadi)
Prensin, kendi hizmetinde çalışanlara ve çevresinde prenslik için görev yapanlara ağır haksızlık yapmaktan kaçınması gerekir.
O zamanlar halktan çok askerleri hoşnut etmek mecburiyeti vardı; bunun nedeni askerlerin halktan daha güçlü olmalarıydı.
XX KALELERİN İNŞASI VE PRENSLERİN HER GÜN BAŞVURDUĞU BAŞKA ÖNLEMLER YARARLI MI, YOKSA ZARARLI MIDIR?
Uyrukları silahlandırmak mümkün olmadığından, silahlandırdıklarına iyi davranırsan ötekiler karşısında daha fazla güvenlik içinde olursun; ayrıcalıklı davrandığın kişiler yapılan muameledeki farkı görünce sana gönül bocu duyarlar. Ötekiler ise seni hoşgörür ve anlayışla karşılar, çünkü daha çok tehlike ve sorumluluk içinde olanların daha iyi bir ücret, ödül ve yükümlülüğe sahip olmalarının gerekli olduğuna görürler.
Bu nedenle pek çok kişi, bilge bir prensin fırsat bulunca kurnazlıkla düşmanlar kazanmasını ve onları ezerek büyüklüğünü artırması gerektiğini düşünürler.
Yalnızca şunu söyleyeceğim: prens iş başına geçtiğinde ona düşman olanlar ayakta kalmak için bir desteğe ihtiyaç duyan kimseler ise prens onları her zaman çok kolayca kazanır ve bunlar prens üzerinde başlangıçta bırakmış oldukları kötü izlenimi yaptıkları işlerle silebileceklerinin bilincinde olduklarından prense büyük bir inançla hizmet ederler.Dolayısıyla prens bu insanlardan, aşırı güvende oldukları için prensin çıkarlarını savsaklayanlara göre daha çok yarar sağlar.
Yabancılardan çok halktan korkan prens kaleler yapmalıdır, ama yabancılardan daha çok korkanın bu işten vazgeçmesi gerekir. En güvenilir kale halkın sevgisidir. (kalelere kapanan yönetim halkı dışlarsa, halk düşmanlarına dost olur)
XXI BİR PRENS, İTİBAR KAZANMAK İÇİN NE YAPMALIDIR?
Büyük işlere girişmek ve çok az görülen örnek davranışlar sunmak kadar hiçbir şey prense itibar kazandıramaz.
Marranoları. Din değiştirerek Hıristiyan olan Yahudi ve Müslümanlar ya da inançlarını gizliden gizliye sürdürenler.
Bir prens hiç çekinmeden ve çekince koymadan birine karşı başka birinin yanında yer alarak gerçek bir dost ya da gerçek bir düşman gibi davrandığı zaman da saygınlık kazanır. Bu tutum tarafsız davranmaktan her zaman daha yararlıdır; çünkü iki güçlü komşu birbirleri ile savaşa girerse, bunlardan biri, ötekini yendiğinde, sen yenenden belli nedenlerle ya korkarsın ya da korkmazsın. Bu her iki durumda da açıkça ortaya çıkıp taraflardan birinin yanında savaşman çok yararlı olur. Çünkü birinci durumda, yani korkman gereken taraf üstün gelmişse, eğer taraf tutmuşsan hep yenenin avı olursun ve yenilen taraf bundan zevk ve mutluluk duyar ve sen korunup sığınma konusunda artık ne bir istekte bulunabilir ne de hak talep edebilirsin.Çünkü yenen taraf güvenmediği ve savaşta kendisine destek olmayan dostlar istemez; yenilen ise silahı alıp kader arkadaşlığı yapmadığın için seni kabul etmez.
Burada belirtmek gerekir ki bir prens başkalarına saldırmak için kendisinden güçlü biriyle hiçbir zaman ittifak yapmamalıdır. Bu ancak yukarıda belirtildiği gibi ortada büyük bir zorunluluk varsa yapılabilir; çünkü ittifaka girdiğin kişiyle birlikte kazanırsanız, sen onun kölesi olursun.
XXII PRENSİN BAKANLARI HAKKINDA
Üç çeşit zekâ vardır.Biri kendiliğinden anlar, öteki başkalarının kendisine anlattıklarını anlar, üçüncüsü ne kendiliğinden anlar ne de başkalarının anlattıklarından.Birincisi çok değerli, ikincisi sadece değerlidir.
Bakanın senden çok kendini düşündüğünü ve yaptığı her işte kendi çıkarını gözettiğini görürsen bu insan hiçbir zaman iyi bir bakan olamaz, ona kesinlikle güvenemezsin.
XXIII DALKAVUKLARDAN NASIL KAÇINILACAĞI HAKKINDA
Dalkavuklardan korunmanın tek çaresi insanların sana doğruyu söylediklerinde senin alınmadığını bilmeleridir.
Akıllı bir prens üçüncü bir yöntem izlemeli, devletine bilge kişiler seçerek gerçeği söyleme konusunda yalnızca onlara yetki vermelidir, ama bu yetki her zaman değil sadece kendilerine sorduğu sorular için geçerli olmalıdır.
Bu nedenle bir prens her zaman kendi dışındakilere fikir danışmalıdır, ama bunu sadece kendisi istediği zaman yapmalıdır; başkaları istediğinde değil.
Saygıda kusur etmemek için herhangi birinin gerçekleri söylemekten çekindiğini fark ederse buna kızmalıdır.
İyi bir danışman ona doğru yol gösterebilir.
Ama o danışman yönetici kısa sürede o devleti prensin elinden alır.
Akıllı olmayan bir prens birden çok kişiye danışır ise birlik içinde olmayan fikirlerle karşılaşır ve bunları birleştiremez.
XXV İNSANLA İLGİLİ İŞLERDE “FORTUNA”NIN ROLÜ NEDİR VE BUNA NASIL KARŞI ÇIKILABİLİR?
Fortuna burada kader anlamında kullanılmış - sadi
Kendisine karşı direnecek bir gücün ortaya konamadığı yerde kudretini gösterir; kendisini durdurabilecek setlerin ve bentlerin olmadığı yerlere yöneltir.
Farklı biçimlerde davranan iki kişi aynı sonuçla karşılaşabilir; öte yandan benzer biçimde davranan iki kişiden biri hedefine ulaşırken öteki bunu başaramayabilir.
Çünkü sağduyu ve sabırla davranan biri için zaman ve koşullar onun davranışına uygunsa başarı söz konusu olur, ama zaman ve koşullar değiştiğinde davranış biçimini değiştiremezse yıkılıp gider.Bu duruma uyum sağlamayı bilecek kadar aklı başında hiç kimse yoktur, çünkü hiç kimse doğanın kendisine yüklediği eğilimlerden sapamayacağı gibi, o güne kadar kendine başarı sağlamış bir yolu hiç kimse terk etmek istemez.Bu yüzden ihtiyatlı bir kişi gözüpek, atılgan, sert olması gereken bir zamanda bunu yapamaz ve bu da onun sonu olur.Oysa zaman ve koşullara göre doğasını değitirebilse, talihi de ters dönmeyecektir.
XXVI İTALYA’YI ALMANYA VE BARBARLARIN ELİNDEN KURTARMAYA DAVET
“Çünkü savaş, onu yapmak zorunda kalan için kutsaldır ve silahlar da, umut sadece onlara kalmışsa kutsaldır.” (Livius IX,10).

Hakikat ve Tefekkür (ibn Arabi , çeviren Mahmut Kanık)
Bu kitap giriş bölümünde de belirtildiği gibi, “Risaletü’l-Fütuhati’l-mekkiyeti fi marifeti’l esrari’l malikiyeti ve’l mülkiyeti (Malik ve mülk sıralarının bilinmesine dair Mekke’deki manevi fetihler kitabı) adlı kitaptan seçilmiş bölümlerden oluşmaktadır”. Kitabın başlangıcı Fütuhat’ın anlatılması ve El-Feta kavramı üzerinde durularak olmuş. “El-feta ancak sükut halinde konuşur” diyerek eserinin kaynağını anlatan Arabi, “Her yazar … eseri içinde dilediği şeyleri atar, dilediği şeyleri eserinde tutar… Oysaki biz, kendi eserlerimizde böyle değiliz, onlar İlahi Hazret’in kapısı önünde sabırla, sebatla duran, kapının aralığından kendilerine sızan şeyleri gözleyen, yoksul her türlü ilimden boş kalplerdir” diyor. Ayrıca kaynak olarak Kuran’ı gösteren Arabi, sanırım ya her şeyi bil yada hiçbir şeyi bilme (ihtiyacından fazla) anlamında şu sözleri söylüyor: “ Yüce Kur’an’ın denizine dal, eğer nefesin genişse. Yoksa Kur’an’ın zahiri anlamını açıklayan müfessirlerin kitaplarını mütalaa etmekle yetin; o denize dalma; yoksa helak olursun. Çünkü kuran denizi çok derindir.” Devamında “Bu yolda en küçük derece bilmediğin şeylere teslim olmaktır; en yüksek derece ise, onun doğruluğunu kesinlikle tasdik etmektir. Bu iki makamın dışındakiler ise bir mahrumiyettir. Nitekim bu iki makamla nitelenenler mutlu kimselerdir.” Diyerek aynı noktayı açıklıyor. Kitapta bu bölümden sonra öğütlere geçiliyor, bunlar aşağıda listelenmiştir:

  1. Öğüt : Topluluk olmak (din yolunu tutanların birlik olmasını, şayet ayrılırlarsa din düşmanlarının işini kolaylaştıracağını anlatıyor)
  2. Öğüt: Azaların ve mekanın tanıklığı (insanların azalarının ve bulundukları mekanın tanıklığını düşünerek yaşamasını tavsiye ediyor)
“Allah Tealaya isyan ettiğin zaman, iyi bir amel işlemeden orada bir ibadet etmeden o yerden ayrılma ki o yer senin aleyhinde isyanına şahitlik yaptığı gibi istendiğinde senin lehinde de şahitlik yapsın” “Aynı şekilde saç, sakal ve bıyık keserken, koltuk altlarını temizlerken, tıraş olurken, tırnaklarını keserken, üzerindeki kirlerini temizlerken, taharetli/abdestli ol ki bedeninden ayrılan şeyler ancak sen temizken senden ayrılmış olsun.” “Dua etmeyen kimse, kibirleniyor, büyükleniyor, büyüklük taslıyor demektir” “İyilikler, kötülükleri giderir”
  1. Öğüt: Allah hakkında hüsn-ü zanda bulunmak (Allah hakkında hep güzel düşünmeyi öğütlüyor)
“Belki de o (suizan anında) nefeste, senin canını alacak ve seni Kendisine kavuşturacaktır” “Ben kulumun Benim hakkımdaki zannına göreyim; öyleyse Benim Hakkımda hüsnü zanda bulunsun”
  1. Öğüt: Allah’ı anmak ve sonuçları hakkında (Sürekli Allah ile birlikte olma hali tavsiye ediliyor)
“öyleyse siz Beni zikredin ki Ben de sizi zikredeyim” “Hz. Peygamber efendimiz – salat ve selam onun üzerine olsun – sıkıntılıyken el-hamdü lillahi ala külli hal, yani her halimle Allah’a hamd olsun, derdi. Sevinçliyken de el-hamdü lillahi ‘mün’imi’l-mufaddil, yani insanı , nimetlerle sevindiren ve neşelendiren Allah’a hamd olsun derdi.
  1. Öğüt: Tanrı’ya yaklaşmak ve O’na itaat (Mukarrabin)
“Allah’a yakın olmak için bütün yolları aramaya devam et, çünkü Hakk Teala sana o zamanın ve o durumun diliyle hitap eder. Dolayısıyla, eğer sen buna böyle inanırsa, bunu bir zevk haline getirirsen, senin için hiçbir günah yoktur ki hemen sonrasında bir taat, bir ibadet olmasın, çünkü sen günahın, günah olduğuna inanmaktasın.
  1. Öğüt: Nefisle mücadele
“İyilik (el-hayr) yapamasan da hiç olmazsa içinden daima iyilik yapmaya niyet et. “ “Kulum bir iyilik (el-hasene) yapmaya niyet etse, o iyiliği işlemedikçe Ben onun için bir iyilik olarak yazarım” “Kulum bir kötülük (es-seyyie) yapmaya niyet etse, o kötülüğü işlemedikçe Ben onu ona bağışlarım”. “Onlar da çekişirler (Kur’an 26/96 şeklinde zikretmezdi . Melekler de bizdeki gibi kıskançlık ve husumet duygusu vardır; husumet ise ancak karşıtlara olur. “ Yine zikir meselesin şu satırlar yer alıyor: “Örneğin bir zikir meclisinde toplanalar hakkında Allah, Ben onların hepsini bağışladım, dediğinde, melekler: Ey Rabb’im falan şahıs onlardan değildir, çünkü o, o meclise zikir için değil kendi ihtiyacı için gelmiştir, derler. Bunun üzerine Allah Olsun, onu da bağışladım, der, çünkü onlar öyle bir topluluktur ki onlarla oturan şaki, yada kötü biri olamaz. Eğer meleklerin bu tür soruları ve açıklamaları olmasaydı, zikir meclisleri hakkında Allah’ın hükmünün ne olduğunu bilemezdik.”
  1. Öğüt: Kurtuluş yolu ve en faziletli zikir:
“La ilahe illallah! Cümlesidir. Bu cümle zikirlerin en efdalidir, çünkü bu cümlenin kapsamı oldukça geniş, içeriği oldukça derindir.” “Benim ve benden önceki peygamberlerin söylediği en faziletli, en değerli söz “La ilahe illallah” sözüdür” “Bu söz olumsuzlukla (nefy) olumluluğu (ispat) bir arada içermektedir.” “hiçbir şey ona benzemez çünkü eğer ona bir şey bezeseydi, o zaman tevhid/bir olmazdı” “öyleyse tevhidi ancak, şirk ölçebilir çünkü ikisi aynı terazide bir araya gelemez, ikisi aynı kefeye konamaz. “ “La ilahe illallah! En faziletli zikirdir. Ayrıca bu zikir Allah ve Hüve kelimelerini de içermektedir.”
  1. Öğüt: Allah ehlini sevmek
Sakın “La ilahe illallah” ehline düşmanlık besleme, çünkü onlar için Allah’tan gelen bir velayet vardır.” “Onlar hata etseler, yeryüzü dolusu hata ile de gelseler, Allah’a gizli ve açık hiçbir şekilde şirk koşmadıkları için, Allah onları hata ve günahları oranında af ve mağfiretle karşılar” “Bir kimsenin açıkça Allah’a düşmanlık beslediğini bilmiyorsan, ona karşı kuşku duyup peşin hükümle onu kendine düşman görme; eğer onu hiç tanımıyorsan, en azından ne dost bil ne de düşman.” “Kulağına bir takım söylentiler gelirse sakın onlara iltifat etme” “Kim Benim veli kullarımdan birine düşmanlık ederse, ben de ona harp ilan ederim” “Allah’ın düşmanıyla da dostluk kurma”
  1. Öğüt: En faziletli nafile ibadetler ve farzların edası
“Canım bunlar nafile ibadetlerdir, ne önemi var? Deme! Yaptığın amellerden hiçbirini hor ve hakir görme, çünkü Allah o şeyi yaratırken ve onu var ederken ona hor bakmadı, onu küçümsemedir” “Farzlar zorunlu ibadetlerdir; bunlar asıldır, özdür. Nafileler ise, ibadet isteğe bağlıdır; bunlar füru’dur, ayrıntıdır. Nafilelerde Hak Teala senin kulağın ve gözün olmaktadır.”
  1. ÖĞÜT:Sözün değeri
Nasıl ki amellerini koryup gözetiyorsan,aynı şekilde sözlerini de koruyup gözetmen gerekir. Kim kendi sözlerini de amellerden sayarsa,sözlerini azaltır,az konuşur. Neyi konuşmanı yasak etmişse,sakın onları telaffuz etme,konuşma,latife ya da şaka kabilinden de olsa ,ona inanmasan bile. Ne zaman yağmur yağsa,kullarımdan kimisi Bana inanır,mümin olur;kimisi de Beni inkâr eder,kâfir olur.Falan yıldız ya da burç sayesinde yağmur yağdı diyenler Beni inkâr etmiş ve yıldızlara inanmış olurlar.Allah’ın fazileti,rahmeti ve yardımı sayesinde yağmur yağdı diyenler Bana inanmış olurlar ve yıldızlara inanmamış olurlar.
  1. ÖĞÜT:Ruhu olan varlıkların resminin yapılması
Ruh sahibi olan bir varlığın resmini kendi elinle yapmaktan sakın!Kuşkusuz bu iş insanların gözünde önemsiz,basit bir iştir ;oysaki Allah katında bu,çok önemli çok büyük bir iştir. Benim yarattığım gibi yaratmaya yeltenenlerden daha zalim kim olabilir?Madem öyle,pekâlâ bir zerre yaratsınlar ya da bir buğday tanesi ya da bir arpa tanesi yaratsınlar! Bu âlemdeki her suretin bir ruhu vardır,ama Allah bizim gözlerimize bir perde çekmiştir,dolayısıyla onların canlı olduklarını idrak edemiyoruz ve onlar hakkında “Bunlar canlı değildir “ diyoruz.
  1. .ÖĞÜT:Hasta ziyareti ve bırakacağı psikolojik etki
Ey kardeşim,hastaları ziyaret etmelisin!Çünkü onlardan alınacak çok ibretler vardır,ayrıca ölümü de böylece hatırlamış olursun! Beni ziyarete gelip halimi sormadın.Bunun üzerine kul:Ey Rabb’im,Seni nasıl ziyaret edebilirim?Sen ki âlemlerin rabbisin!der.Allah,bilmiyormusun,falan kulum hastalandı ve sen onu ziyaret etmedin.Eğer onu ziyaret etmiş olsaydın,hiç kuşkusuz onu yanında Beni bulurdun. Müstahlef (başkasının yerine geçen)
13.ÖĞÜT:Zulmün karanlıkları ve mazlumlar İnsanlara zulmetmek demek,onların haklarını engellemek,haklarını onlara vermemek demektir. Bir kimsenin muhtaç ve müstarip olduğunu görürsen ve sen de onun ihtiyacını ve sıkıntısını giderecek güce sahip isen,o zaman senin malında onun da hakkı olduğunu bilmen gerekir,çünkü Allah onun hakkını kendisine veresin diye onun durumunu sana göstermiştir. Demek ki mümin müminin kardeşidir. Hakk’ın emir ve yasakları konusunda senden neler istediğini bilirsen alimlerden olursun. İstediğini O’na bildirmezse,hâşâ O’nu cimri yapmış olur.
*14.ÖĞÜT:Edep ve bilgilerin hakkı Sen onun ilmini kendinde amele çevir. Sen yine de onun ilmine hürmet et,onu sev,çünkü insan Kıyamet günü sevdikleriyle birlikte haşrolur. Firdevs cenneti. Allah için süslenmen gerekir. Ameller ancak niyetlere göredir.Herkesin niyet ettiği ne ise,eline geçecek olan da odur,çünkü hicret,hicret olma açısından birdir,ancak kimin hicreti Allah’a ve Resulüne ise,onun hicreti Allah’a ve Resülünedir.Kimin hicreti,elde edeceği bir dünya malı içinse ya da evleneceği bir kadın içinse,onun hicreti Allah’a ve Resülüne değil,ne için hicret etmişse onadır. Fitnelerin,imtihanların en büyüğü kadınlar,mal ve mülk,çoluk çocuk,makam ve mevkidir. Bu nimetler o kulu şükür makamına yükseltmeli ve nimetlerin hakkını vermelidir. İnsan kadın sevgisinde ,külün cüzü,yani bütünün parçayı sevmesi gibi bir sevgi görmelidir,çünkü insan kadını sevmekle yine kendisini sevmiş olmaktadır;çünkükadın erkeğin eğe kemiğinden yaratılmıştır. Erkek kadında sadece Hakk’ı görmüş olur,fakat şiddetli bir sevgiyle,büyük bir arzuyla ve kavuşma duygusuyla ona bakar;tam bir sevgiyle onda “fena”mertebesine erişir. Seven benim,sevdiğimde ben! Kimileri de bu makama Enallah!ya da Ene’l-hakk!derler. Kadınların sevgisinde bir diğer yol da şudur:kuşkusuz kadınlar,her çeşit”emsal”ve “ayân”ın zuhuru için bir tekvin ve infial mahalli,yani bir yaratma yeridirler;kadınlar dişi olmaları nedeniyle Allah’ın tekvin,yaratma sıfatının tecelli ettiği varlıklardır,çünkü varlıklar dişilerden doğmaktadır.Kuuşkusuz Allah âlemde yokluk(adem)halinde bulunan bu varlıkları(âyan),bu varlıklar birer infial mahalli,birer yaratma yeri oldukları için,yani Allah’ın kudret,tekvin ve benzeri sıfatları bu varlıklarda zuhur ettiği için sevmektedir.Yokluk(adem)halindeki bu varlıklara Allah tekvin sıfatıyla teveccüh ettiğinde ve onlara Kün!,yani Ol! Emriyle yönelerek,onları var etmek istediğinde,bu emir üzerine onlar var oldular.Böylece Allah’ın mülkü varoluş içinde onlarla zuhur etmiş oldu.Ve bu varlıklar (ayân) Allah’ın uluhiyyetini ve vahdaniyyetini kabul ve tasdik ettiler.Tek tanrı olarak sadece Allah’ı bildiler.Hal diliyle,bütün ilâhî isimleriyle birlikte Allah’a ibadet ettiler.İster sen o isimleri bil,ister bilme,hiç fark etmez.Allah’ın hiçbir ismi yoktur ki o isme ibadet edilmesin.Kul o ismin neticesini bilmese de kendi suretiyle ve haliyle o isme daima kıyamda durur.Kulun o ismi bilmemesinin nedeni şudur:Allah’ın Resulü-salat ve selâm onun üzerine olsun.
Buraya kadar olan öğütler ile, bu kadar karmaşık olaylar oldukça basit bir şekilde açıklanmış. Kitapta bundan sonraki bölümler Fütühatül mekkiye ‘den alıntılardan oluşuyor:
TASAVVUF MAKAMI HAKKINDA BİLGİLER
*2 - Tasavvuf bir ahlâktır;dolayısıyla kim ahlâk konusunda senden üstünse,tasavvuf konusunda da senden üstün olur. O’nun ahlâkı Kur’an’dır. *13-Sana gelen her iyilik Allah’tandır;sana gelen her türlü kötülük de senin kendindendir.
78.BAB:HALVET HAKKINDA BİLGİLER
“Halvet”in aslı,kökü el-halâü’dür. ; bu ise,âlemin içinde bulunduğu “boşluk” anlamındadır. “Allah vardır ve O’nunla beraber hiçbirşey yoktur.”
HALVET MAKAMLARININ EN YÜKSEĞİDİR
Müminin kalbi ile Hak Teala arasındaki nispet,kalbin onun suretinde olmasıdır;orayı O’ndan başkası dolduramaz.
HALVETİN KEVNî ASLI
Bu âlemde halvetin aslı,âlemin doldurduğu”Boşluk”tur(el-halâ).Bu boşluğu,ilk gelip dolduran “haba”dır.
İNSAN BİR KÜÇÜK ÂLEMDİR;ÂLEM BİR BÜYÜK İNSANDIR;İNSAN-I KÂMİL İSE,O,ÂLEMİN ÖZETİDİR
İnsan âlemde doğum yoluyla meydana gelen en son canlı(müvelled)olmuştur.
HALVET SAHİBİNİN KENDİ NEFSİNDEKİ ÂYETLERDEN ÖNCE ÂLEMDEKİ ÂYETLERİ KEŞFETMESİ
Çünkü âlem insanın nefsinden (ruhundan) önce yaratılmıştır.
ÂLEMİN ÇOKLUĞU VE BİRLİĞİ;İNSANIN ÇOKLUĞU VE BİRLİĞİ;ÂLEMİN HAK’LA VE HAKK’IN ÂLEMLE KIYAMI
İnsanın tekliği ve birliği (ehadiyyet)açısından baktığımız zaman,”insan kendi nefsiyle kendini görür”deriz.
MAKAM OLAN HALVET VE MAKAM OLMAYAN HALVET;KEŞF EHLİNE GÖRE HALVET
İnsanlar arasında öyle kimseler vardır ki,kendi nazarı ve fikriyle değil de,Allah tarafından Allah hakkında ilminin artması için halvet isterler.Bu,amaçların,gayelerin en güzelidir.
HALVET EHLİ NEZDİNDE HALVETİN AMACI
Eğer herhangi bir halvet sahibine halveti esnasında fikir eşlik ederse,o kişi halvetten çıksın. Böyle insanlar halkı görmekten,hatta aile efradını bile görmekten dolayı kendi nefislerinde bir can sıkıntısı hissederler;hatta herhangi bir hareket bile onların canını sıkar;bu nedenle onlar sessizlik,sükûnet ararlar.İşte bu durum onların halvete girmelerine yol açar.Kimileri de halvette buldukları büyük zevkin (iltizaz) tadını çıkarmak için halvete girerler.Bütün bunlar,sakat (malül) işlerdir ki insana ne bir “makam” kazandırır ne de bir “manevî rütbe” verir.
HALVET YA DA CELVET GEREKTİREN İLÂHÎ İSİMLER
El-Evvelü ilahî ismi ve el-Bâtınü ilâhi ismi halveti gerektirir.El-Ahirü ilâhi ismi ve ez-Zahirü ilâhi ismi halvetin terk edilmesini, yani celveti gerektirir. Sonuç olarak”halvet” dünyevîdir;bu dünya ile ilgilidir;”celvet” ise,uhtevîdir,ahiretle,öte dünya ile ilgilidir.”Ahiret hayatı daha hayırlıdır”. (Kur’an,el-A’lâ,87/17).
TEFEKKÜR,İTİBARÎ BİR MANA İLE , İNSANA ÖZGÜ OLAN,TABİÎ BİR SIFATTIR
Bil ki tefekkür bir sıfat değildir,ancak,başlangıçta “tedbir” ve “tereddüt” anlamında olduğu zaman , işte o zaman ilahî bir sıfat olur.
NE AKIL YÖNÜNDEN NE DE ŞERİAT YÖNÜNDEN TEFEKKÜRÜN HAKKIN ZATI HAKKINDA BİR HÜKMÜ VE ETKİSİ OLMAZ
Şeriat “Allah’ın zatı hakkında tefekkür etmeyi” yasaklamıştır.
TEFEKKÜR ÖYLE BİR HALDİR Kİ MASUMİYET (İSMET) SAĞLAMAZ; PEKİ, ÖYLEYSE TEFEKKÜR SAHİBİ DOĞRUYU NASIL ELDE EDER?
Tefekkür eden kimse,tefekkür ettiği konuda,yani Allah’ı bilme konusunda çoğunlukla doğruyu yakalamak isterse, o zaman tefekkür etmenin ve ibret almanın zikredildiği, Kur’anda nazil olan bütün âyetleri araştırsın.Bu konuda Kur’an’ın dışında ve tevatür yoluyla gelmiş olan Sünnet’in dışında başka şeylerle uğraşmasın.
HAK TEALÂ’NIN TEFEKKÜR İÇİN BİRER ALAN OLARAK BELİRLEDİĞİ KONULARI SEÇ; VE O KONULARIN MERTEBELERİNİN SINIRLARINI AŞMA VE ÂYETLERİ MENZİLLERİNİN DIŞINDA BAŞKA ALANLARA ÇEKİP AMACINDAN SAPTIRMA
Âyetleri,menzillerinin dışında başka alanlara çekip amacından saptırma.

Güneş Ülkesi (Tommaso Campanella) çeviren Veysel Atayman
Kitap rönesans dönemi ütopyalarına bir örnek, 18. yüzyıldaki zamansal olarak uzak gelecekleri yansıtan ütopyalar veya 20. yüzyıldaki, bilimsel determinizm etkisindeki teknokrat oligarklardan farklı olarak, yazıldığı dönemdeki katı klise baskısı ve hristiyanlık mitleriyle dolu bir kitap.
Hatta kitabın yazarı Campenella, dönemin nispeten özgür bekası osmanlıya iltica etmeye çalışırken, bu farklı düşüncelerinden dolayı engizisyonun elinden kurtulamamıştır.
Kitap Hospitalario ile Cenovalı arasında bir diyalog havasında geçiyor ve cenovalı içinde bulunduğu güneş ülkesi isimli bir ülkeyi bu hospitalit'e anlatıyor.
Şahsi görüşüm, bir sistemin ne kadar dışına çıkılmak istenirse istensin bu imkansızdır, ancak bu çalışmalar sistemi genişletir ve daha büyük bir bakış açısı kazandırır. Bu kitapta bunun güzel örneklerinden, içinde bulunduğu dünyaya farklı bakmaya çalışmanın bir örneği.
Örneğin "Bilgi adını verdikleri tek bir kitapları vardır, bütün bilimleri kıstltılmış bir şekilde bir araya toplamış, harika bir şekilde bastileştirerek özetlemiş bir kitaptır bu. Pythagorasçıların tarzında bu kitabı halka yüksek sesle okurlar", alıntısında klasik bir skolastik yaklaşım yakalanıyor, veya 7 katlı güneş ülkesinin duvarlarındaki bilimsel ve eğitici resimler açıklanırken de bu skolastik düşüncenin devamı izleniyor ancak bu resimlerle eğitmenin aslında yeni bir bakış olması vurgulanmış. Şimdi iki yaklaşım arasında bir fark bulunmamakla birlikte yeni bir yaklaşım sistemi genişletiyor.
Yine at ve köpekleri islah edip üstün soylar oluşturmak için insanların verdiği mucadelenin, insan soyunun islahı için kullanılması da belki yeni birşey değil ancak içinde bulunulan zaman düşünüldüğünde sistemi genişleten şeyler. Şahsi görüşüm ütopyaların korkuları içerdiği yönündedir.
Örneğin kitapta ilgi çekici bir unsur toplumun dünyaya yarı açık olmasıdır. Savaşlar esaret ve ticaret diğer toplumlara açıkken kendi içlerine yabancıları almaları zor şartlara bağlı olan güneş ülkesi insanları belki de ütopyalardaki korkunun bir eseridir. (yani yabancılar kirlidir ve kirletir)
Yine benzer bir örnek, kamusal malların gasp edilip kişilerin bu mallar üzerinde hak iddia etmesi bir bencillik iken, tamamen bir kommunacı zihniyetten kaçınılma sebebi ise kitapta açıkça verildiği gibi "... bir zamanlar Aristoteles'in Platon'a karçı çıkarak iler sürdüğü gibi, kimse çalışmak istemeyecektir, çünkü herkes geçimini, beslenmesini başkasının emeğine bağlamış olacaktır".
Sonuç olarak oldukça zevkli ve akıcı çeviriye sahip bu ütopya günümüzdeki pekçok düşünceye kaynak olması açısından önemli ve okunması gereken bir eser.
Kitaptan bazı alıntılar ise aşağıdaki şekilde:
“Bizim Metafizikus ise {Güneş ülkesinin en üst seviyeli yöneticisi} , gerçektenyönetme yeteneği ve becerisi olan, sahip olduğu bütün o bilgi sayesinde, zalim, zayıf iradeli, insafsız biri olması mümkün olamayan bir yöneticidir; ayrıca bu , sizlerin de (bize özgü bu bilgelik argünanına dayanarak) kendinize bir yönetici seçebileceğiniz anlamına gelmiyor; çünkü iyi düşünecek olursanız (sizde) en eğitimli kişi, dil bilgisini ya da mantığı ve Aristoteles'i vb. Bilen kişidir; (Sizin yolunuzdan giderek) bilge olmaya kalkan biri, köleler gibi çalışmak ve ölümüne ezber yapmaktan kurtulamaz; böyle olunca da sadece kitaplardaki kuru sözcüklerden başka bir şey öğrenemeyeceği gibi, aklı da, nesnelerin göstergelerinden (simgelerinden) oluşan yararsız birikimlerle dolup durur; bu nedenle de (böyle birinin) becerikli, yetenekli olması imkansızdır."
“Güneş ülkesi sakinleri erdemlerin kaynağı olan kusursuz, arzu edilir bir bedensel yapının, sonradan yapay yollardan ve çabalarla elde edilmeyeceğini; kötü insanların gerçi Tanrı’dan ve yasalardan duydukları korkuyla iyi ve sorunsuz davranabileceklerini, ama bu korkular geçer geçmez gizlice ya da apaçık bir şekilde devlete zararlar vereceklerini düşünürler. “
“Buna karşılık hakiki bir ortak yaşama toplumunda herkes ihtiyacı olana herkes kadar sahip olduğundan zengin, ama kimsenin kendi mülkü olmadığı için herkes yoksuldur ve onlar şeylerin (nesnelerin) hizmetinde olmayıp şeyler (nesneler) onların hizmetindedir. Bu nedenle de Hıristiyanlığın dindar kesşişlerine, ama en çok da havarilerin hayatına hayranlık duyarlar”
“Boyun eğdirilmiş ya da kendilerinden teslim olmuş kentler ve köyler hemen bir eyalet birliği olarak birşletirilir ve kendilerine Güneş Devleti’nin bir garnizonu olarak gerekli asker verilir. Bunlar giderek Güneşlilerin yaşama tarzlarına, adet, gelenek ve göreneklerine alışırlar. Eğitim orada parasız olduğu için çocuklarını Güneş devleti’nde okula yollarlar”
“Zaman içinde, bütün dünyanın onların adetleri uyarınca yaşayacağını ileri sürer, ama kendilerinkinden daha üstün bir toplum düzeni uygulayan başka bir ulus olup olmadığını araştırmaktan geri durmazlar. “
“Güneş Devleti sakinleri önce toplumun ihtiyaçlarının, ardından da bireysel varlığın ihtiyaçlarının giderilmesi gerektiği gürüşündedirler.”
“İlk başlarda, onlara acımasızca geldiğinden hayvanları öldürmeye yanaşmıyorlardı, ancak daha sonraları, kendilerince duygulara sahip olan bitkileri yok etmenin de aslında acımasız bir şey olduğuna, ama sonuç olarak, alt düzeydeki varlıkların, gelişmiş, daha üst düzeyde olanların yararlanması için yaratılmış olduğuna karar verip, haklı nedenlerle haksız bir davranışta bulunmazlarsa açlıktan öleceklerini gördüler ve bu yüzden artık hepsi et yiyor”
“Bu kurula 20 yaşına basmış herkes kabul edilir ve katılanların her birinde devletin eksik, kusurlu yanları hakkında ne düşündükleri, hangi yöneticilerin görevlerini doğru, hangilerinin yanlış yaptığı sorulur.”
“Herkes zanaatının ustasına karşı sorumludur ve onların ilk yargılayıcısı da bu ustalardır”
“Ancak suç, kasten ağır yaralama ya da adam öldürme suçuysa bu durumda göze göz dişe diş ilkesi geçerlidir. Birinin gözünü çıkartmış olanın da gözü çıkartılır”
“Ölüme mahkum edilmiş olanların cezası halk tarafından kılıçla başı kesilerek ya da taşlanarak infaz edilir. Taş kullanılacaksa, ilk taşı suçlamayı ilk yapmış olan kişi ya da kişiler ile şahitler atar. Güneş Ülkesinde halkı lekeleyip adını kötüye çıkartmaması için cellat veya liktör bulunmaz”
“Ceza verildikten sonra belli görevliler, suçluyla görüşüp, ona verilen cezanın yerinde olduğunu, bu cezayı hak etmiş oldugunu, ona anlatır, onda bu konuda en ufak bir kuşku bırakmamaya çalışırlar. Suçlu sonunda iyice ikna olup kendisi de cezasını arzu edecek hale gelince, cezasının uygulanması için bir engel kalmaz.”
“Herhangi bir kimsenin bir iftiraya kurban gitmemesine de çok dikkat edilir. İftiracının suçu ortaya çıkartılırsa, iftirasından dolayı cezalandırılmış olan kimseye verilen cezanın aynısı ona verilir.”
“Yılda bir kez Güneş Devleti’nin boyun eğdirdiği kentlerin şefleri, yönettikleri halkların günahını çıkartmak için gelirler. Böylelikle Metafizikus komşu kentlerdeki sorunlu durumlardan haberdar olur ve gerek dünyevi gerekse ilahi bütün güçlerle bu sorunların üstesinden gelmenin yollarını arar.”
“Ozanlar büyük komutanları ve onların kahramanlıklarını överler. Bir kahramanın lehine de olsa, yalandan övgüler dünzen kimse cezalandırılır. “
“Güneş Ülkesi sakinleri ruhun ölümsüzlüğü konusunda hiçbir kuşkuya yer vermezler; inançlarına göre bu hayatın ardında, bu dünyada iyi ya da kötüden hangisine daha çok eğilim gösterdiklerine bağlı olarak iyi ya da kötü meleklere katılacaklarına inanırlar; çünkü onlara göre şeyler, benzerlerine ulaşmaya çalışırlar.”
“Öyleyse var olan her şey hem var olma halinden hem de hiçlikten (var olmama halinden) meydana gelir”
“Adem’in o büyük günahının bir başına böylesine büyük bir altüst oluşa ve aksaklıklara yol açabilmiş olduğuna inanan Hristiyanlara gıpta ediyorlar. Babaların günahlarının cezasını çocuklar çekebilirler onlara göre, ama bu günahlarından çocuklar kesinlikle sorumlu tutulamazlar; tersine çocukların günahlarının da, üreme kurallarına uymayan ya da eğitim ve yetiştirmeyi savsaklayan babalara yazılması gerektiğini kabul ediyorlar.”
… ve kitap yukarıda şahsen kah çelişkili kah ilginç gördüğüm konular üzerine kurulmuştur. Kitabın sonunda doğru da astroloji ağarlıklı açıklamalar ağırlaşmaktadır. Ayrıca o dönemlerde inanılan 7 sphere içinde inşa edilmiş evren modeli ve dünyanın evrenin merkezinde olduğuna inanan kilise yapısı kitapta etkilerini bırakmıştır.
Ayrıca bendeki nushasında olmasada kitabın içinde aşağıdaki cümlelerin geçtiği bir diğer basımı daha olduğunu kitap ile ilgili yazılan satırları okuduktan sonra anlıyorum:
"İçinde yaşadığım şafaksız gecenin bir sabaha ermesini istemiyorum. Böyle bir sabahın sonu yine gecedir." Çünkü zindanın dışında istibdat var ve istibdat, hür fikirlere ancak gece vaat eder. Ben bir güneş ülkenin hasretini çekiyorum. Bu ülkede gece olmasın ve insanlar karanlık kavramını orada tanımasın! Mademki düşünceyi zindana koymayan, hakikat sevgisini zincire vurmayan bir millet, o cesur ve adil Türkler var, Üzerinde hakikatin, adaletin ve hürriyetin hüküm sürdüğü bir güneş Ülke neden vücut bulmasın?"

Ibn Rüşd din-felsefe tartışması (Türkçesi: Hüsen Portakal)
Şimdi kitaba bakınca, kitabın yazarı Ibn Rüşd ve ismi "Din-Felsfe Tartışması" ve türkçeye çeviren Hüsen Portakal gibi görülüyor olabilir ama kesinlikle bir yanılgı. Kitabın(tamamı 100 sayfa kadar) 57 sayfasının yazarı Hüsen Portakal ve Ibn Rüşd onun bu yazdıklarını görseydi nasıl yorum yapardı bilmiyorum ama ben şahsen okumaktan çok zevk almadım. Sürekli olarak Gazali ile Ibn Rüşd arasında bir karşılaştırma yapılıp içine İslamda var olan vahiy-akıl ikilemini sokarak, İslam'ın aslında bilimden uzak, yeniliklere kapalı ve felsefeyle uğraşanları kafir ilan etmesine varan suçlamalarda bulunulmuş. Tabi şahsi görüşüm bunun tersi yönünde ancak bir görüş olarak saygıyla bu sayfaları hızlıca okuduktan sonra ikinci bölümden itibaren İbn Rüşd ile başbaşa kaldığınızı sanıyorsanız gene yanılıyorsunuz, çünkü buradan itibaren de müthiş zorlama bir türkçeyle yazılmış tercüme başlıyor. "ussal uslamlama", "Ulu Tanrı", "Yüce Tanrı", "Tanrısal esin", "tanıtlayıcı düşünce", "Şanlı Tanrı" gibi. tabi buradaki yazılar gerçekten ibn rüşd'ün yazılarımı, bunlar nereden tercüme edildi bu bilgi kitapta bulunmuyor, yani ibn rüşdün hangi eseri çevrilmiş bu satırlar nereden gelmiş hiçbir referans da yok (insan en azından eserin orjinal ismini vs. yazar).
İlk sayfalarda kanımca skolastik düşünce sebepleriyle açıklanmış ve bilimin ilerlemesinde doğrusal bir saplantıya girilmiş, "Öyleyse eskilerin kitaplarını Tanrısal yasa gereği şimdi bizim için incelemek bir zorunluluktur, çünkü onların kitaplarındaki niyetleri, amaçları, Tanrısal yasanın bizim varmamız için teşvik ettiği ile tam olarak aynı şeydir."
Ayrıca yorumlamak için yapılan "yorum" da ilgi çekici, olayın mecazi ve metaforik açıklamalarının yorum için geçerli olması ve yorumun da bulunan ilkelerin "Gerçek Varlık"ın yoluna götürmesi ve bu varlığın Tanrısal yasada söz konusu olması durumunda gerekli olduğu anlatılıyor.
Devam eden sayfalarda felsefeye gelen yasaklardan yakınan cümleler bulunuyor: "Kimi insanlar felsefe kitaplarını okurken yanlışlığa düştükkleri için, bu incelemeye yatkın olan birisine bunu yasaklamak, insanlar suda boğuldukları için, birisine soğuk ve iyi bir suyu içmeyi yasaklamaya ve onu susuzluktan öldürmeye benzer"
Yine dinde bulunan muhtelif tartışmaları birer zaafiyet olarak gösteren sayfaların ardından söz Gazali'ye geliyor ve onun felsefenin değişik kısımları için yaptığı imansızlık eleştirisi tek boyutlu olarak cevaplanmaya çalışıyor. Yani örneğin evrenin sonsuz olduğu gibi bir görüşte nacizane ben bile şirk sorununu görürken bu kitapta sadece olay birlik problemine indirilmiş ve birlikten ayrılan (ibn sina, farabi gibi) ve ayrılmayan (gazali gibi) kişilerin tartışması yapılmıştır. Oysa kitapta üretilmiş ve sonsuz madde çelişkisi üstünde uzun uzun durulmuş, Eşari diğer mezheplerden ayrı tutulup zamanın ve kainatın yaratılışındaki ilk ve son madde ve hatta bu ikisi arasındaki madde konuları tartışılmış.
Genel olarak çıkarılabilecek netice sanırım şu satırlarda toparlanmış:"Öyleyse dinden bu yeniliği (bid'a) uzaklaşmak isteyenler,Değerli Kitap'a başvurmalıdır ve bizim inanma eğiliminde olduğumuz şeylerin her biri üzerinde bulunan tüm bilgileri toplamalıdırlar; yorumun kendi başına açık olması dışında.
Şahsi görüşüm İslam'ın şu anda yukarıda çıkan sonucu (ki İbn Rüşd'un 12. yüzyılda yaşadığı düşünülürse, kendisinden sonra gelenlerin) etkileriyle birlikte kapsadığı yönündedir.
Ayrıca kitabın sonunda Fasl-ül Makal'da Sonsuz Bilim Sorunu isimli kısa bir bölüm bulunuyor, bu bölüm ise daha çok varoluş, ontoloji ve Allah'ın İlm sıfatıyla ilgili, yine üretilmiş ve sonsuz maddelerin durumu tartışılmış.
Nedendir bilmiyorum son zamanlarda özellikle derinliği olan kitapların çoğunda önsözler, giriş bölümleri, kitabın kendisini geçmiş durumda, genelde insanların bu kitapları bilginin kaynağına ulaşmak için aldıkları düşünülürse birileri bu kirlenmeye dur dese fena olmaz. Bunun dışında kitap oldukça faydalı ve okunmasına fayda olan bir kitap, yeniden okuyacak olsaydım kesinlikle ilk kısmı atlayıp ikinci kısımdan başlardım.

Yeni Atlantis (Francis Bacon)
Kitap özellikle aydınlanma çağını inceleyenler ve bilim tarihçileri için vazgeçilmez bir referans kitaptır. Genelde din, gelenek düzeninde bilim düzenine geçilmesinin ve bilimin üstün tutulduğu günümüzün ilk uyanışlarını temsil eder. Ancak enteresandır kitabın pekçok yerinde koyu bir hıristiyan miti hakim ve oldukça dindar (hristiyan dini) bir kitap.
Ayrıca kitabın yazıldığı yıllar (1610-1627) Osmanlı devletinin dünyaya etkisi altında, avrupanın ezilmişliği psikolojisiyle yazılmış. Örneğin "... başında üzerinde kırmızı bir haç olan beyaz bir sarık bulunuyordu." cümlesinde yada pekçok kereler "Siz avrupalılar..." diye başlayan cümlelerde bunun etkisi görülebilmektedir.
Kitap temel olarak bir iki bölümde toparlanabilir bunlar:
Adanın kuralları ve dış medeniyetlerle ilişkileri
Ziyafet
Evlilik
ve Süleymanın Evinin Bilgesiyle olan konuşma
şeklinde tasnif edilebilir. Bu tasnife göre rönesansın ve seküler bilimin başlangıcı kabul edilebilecek bilimsel determinizm ancak son bir kaç sayfaya sığdırılmış Süleymanın Evinin Bilgesi, başlığı altında bulunabilir sanırım. Kaldı ki bu bilge bile oldukça dini bir kişilik olarak tasvir edilmiş ve romanın kahramanını kutsayarak romanı bitirmiştir.
Sonuç olarak, şahsi görüşüm, 17. yüzyıldan günümüze uzanan bu enterasan ve bir fantezi olarak oldukça sürükleyici kitap mutlaka okunmalıdır. Ancak sanırım bu kitaba bilim çevrelerinde hakettiğinden biraz fazla değer veriliyor.

İmam-ı Azam ve Eseri (Prof. Dr. Muhammed Hamidullah)
Ebu Hanife'nin hayatından kesitler içeren kitapta önce kendisini fıkha yönelten sebebleri, bir mezhebin kuruluşunu ve diğer mezhepler ile olan benzerlikleri anlatılıyor. Ardından gelen "Hayatı" bölümünde, kufe deki illim meclisinin yapılanması ve ebu hanifenin buraya hoca olması, ilk fıkıh ve hukuk (kanunların) yazılma sebepleri anlatılıyor. 3. bölüm olan "İmam-ı Azam'dan Sonra" isimli bölümde, çevre etkileri ve diğer hukuk sistemleri ile islam hukukunun etkileşimi ele alınmış, özellikle roma hukuku ve uzak doğudan gelen hukuk sistemlerinin üzerinde islam hukukunun yaptığı etkiler incelenmiştir. 4. olarak Ebu hanifenin akademisi ve bu akademinin şekillenmesi anlatılmış ve son bölümde (2. bir kitab gibi), Ebu Hanifenin talebesi olan Eş-Şeybani 'nin yaşamı ve ilmi çalışmaları ele alınmıştır.
Kitap o günlere ışık tutması, huku sisteminin oluşumunu ve islam hukukunun yapılanmasını anlatması, ayrıca bir mezheb kurucusu olan Ebu Hanifenin düşünme ve yaşama şeklini anlatması (örneğin ticaret konusundaki başarılarının yanında ilmi konulardaki derinliğinin anlatılması) gibi konulardan dolayı kesinlikle okunmaya değen bir kitaptır.
Kitaptan bazı alıntılar:
"Peygamber efendimizin zamanından sonra yalnız yargı değil, yasama da yürütmeden ayrıldı. Bunun da ötesinde, yasama çalışmaları büyük ölçüde bağımsız hale getirilerek, resmi sıfatı olmayan alimlerin özel çalışmaları haline geldi.
"Şafi ve Maliki fıkı Hanefi alimlerinin etkisinde kaldığı gibi, Hanefi fıkhıda detaylarda hissedilir veya hissedilmez şekillerde Hanefilik dışındaki görüşlerin etkisinde kalmıştır. Bunun içindir ki biz bu yazının başlığını "Ebu Hanefinin Hanefi fıkhını düzenlemesi" değilde "Ebu Hanefinin İslam Fıkhını Düzenlemesi" koyduk.
"{Ebu Hanifeyi}, Ömrü boyunca kumaş ticareti yapan bir tüccar olarak görüyor ve talebelik döneminde dahi ona zengin dendiğini biliyoruz
"Başlangıçta İmam {Ebu Hanefi}, o dönemde yeni yeni rağbet görmeye başlayan İslam'ın Kelam ilmiyle ilgilenmiş ve yeteri drecede bu ilmi öğrenmişti. Fakat bir gün yaşlı bir kadın ona günlük işlere dair sırdan bir soru sordu, Ebu Hanife verecek cevap bulamadı. Bu, ona büyük bir dert oldu. Hayatın sezilmeyen ve hissedilmeyen tarafına yönelik olan bu teorik ilmin ne faydası vardır ki, yer ve göğün uçlarını birbirine bitiştirir de günlük ihtiyaçların hükümlerinden habersizdir
"{İslam hukukunun diğer sistemlerden etkilenmediğine delalet getirirken :} Hukukta geçerli olan terimler, Arapça'da eskiden beri var olan ve çoğunlukla Kur'an'dan alımış kelimelerdir
"Wels'in ve diğerlerinin arşatırmalarına gelince ... Peygamberden sonra ve İslam'ın başlangıcında, Doğu'da Roma Hukuku değil, doğunun örf ve adetleriyle kahinlerin hakemliği yürürlükteydi. Roma Hukuku'nun dirilmesi, ancak asırlar sonra, Rönesans döenminde başladı.
"{Roma Devleti için} Sonra bizzat kanunu ortaya koyan kişinin kendisi, iktidarının son otuz yılında tekrar tekrar ve usulsuüz bir şekilde bu kanunları değiştiriyordu. Buna ek olarak, bu imparatorluk kanunlarının büyük idare merkezlerinin dışında kendilerini hissettirmediklerini öne sğrmek için başka sebepler de vardır. Ve insanlar kahinlerin, Metropolitlerin ve diğer dini memurların hakemliklerine muracaat ettikleri kadar, doğu vilayetlerinin en uzak kasabalarındaki düzenli mahkemelere başvurmuyorlardı.
"Ebu Hanife 55 defa hacca gitmekle meşhurdur
"Bize çok tuhaf görünen bir nokta da, gerek Tğrkiye'de gerekse başka yerlerde, büyük bir eser olan Kitabu'l-Asl'ın hiçbir el yazması nüshasının "hac" ya da"edebu'l-kadi(adli yönetim)" bölümlerini içermemesi, oysa bu bölümlerin, aynı eser için hem Mervezi'nin (el-Muhtasaru'l-Kafi adı altında) yaptığı özet çalışmada, hem de Sarahsi'nin (Mebsut adıyla) yazdığı şerhte er alıyor olmasıdır.
Kitapta ayrıca İslam Hukuku ve diğer hukuk sistemleri (özellikle de Roma Hukuku ) arasındaki etkileşim incelenirken 12 madde ortaya konuluyor bunlar:
1. İslam Hukukunun başvurulacak yetkili makamı yani Resullullah Efendimiz, Roma Hukuku'nun yazıldığı diller bilmiyordu ve o hukukun yürürlükte olduğu bölgelerde yaşamamıştı
2. İslam hukukunun esası, herşeyden önce meydana geldiği çevrenin örf ve adetlerine dayanmasıdır. Halbuki Hicaz, Romalılar'ın nüfuz veya etki alanları içne asla girmemiştir.
3. İlk fıkıh mezheplerinin tümü Hicaz'da, yahut Irakt'ta, yani romalılara ait olmayan bölgelerde doğmuş ve olgunlaşmıştır. Bir tek istisna İmam Evzai'nin mezhebidir. Onun mezhebi ise onunla beraber ortadan kalkmıştır. Zehebi'ye göre Evzai, Sindli (şimdiki pakistan) idi ve oradan geliğ Şam'a yerleşmişti.
4. Şüphesi Emeviler döneminde hilafet merkezi bir Roma bölgesi olan Şam'dı. Fakat bu dönemde fıkıhtan çok tefsir, hadis, tarih, tıb vb. ilimlere yönelme vardı ve bu dönemde fıkhın merkezi Kufe ve Hicaz'dı. Abbasiler devrinde fıkha yönelme başladı ki o zaman dah ilafet merkezi Irak'a taşınmıştı.
5. Mantık, felsfe, coğrafya, tıb, ilahiyat vb. ilimlerin aksine fıkıhta hiç bir dönemde Arapçalaştırılmış terimlere rastlanmaz. Çünkü tğm fıkhi kavramlar Kur'an veya Hadis'ten alımıştır.
6. Kaynaklar, başka ilimlerin aksine fıkhın yazılım ve olgunlaşma döneminde, hiç bir yabancı hukuk kitabının Arapça'ya tercüme edildiğinden söz etmiyor. Ayrıca o dönemde, Roma Hukuku'na dair kitapları okumak için Latince, Yunanca ve Süryanıice gibi yabancı diller iyi derecede bilen alimlere de rastlanmıyor.
7. hemen hment bütün meşhur fıkıhçılar, Romalılar'ın etkin olmadıkları bölgelerde ortaya çıkmışlardı. Hicaz'dan sonra en fazla, fıkıh alimi yetiştiren İran ve Türkistandır. Bu bölgelerde de İran ve Budist hukuku olabilirdi ama Romalılar'ın etkissi olamazdı.
8. Hz. Ömer (r.a.), gümrük ve arazi vergisi yöntemlerini Roma nufuzunda olmayan bölgelerden almıştı. Cizye'ye de eski İran'da rastlanır, Roma gölgelerinde değil. Kadı'l-Kudat'ın vazifesi dahi İran'da idi. Eski İran'da büyük bir makam olan Mobez-i Mobezan, adalet işlerine de bakıyordu.
9. Kur'an-ı Kerim, Müslüman olmayan vatandaların adli ve hukuki özerkliğe sahiğ olmasını açık bir şekilde emretmiştir. Bu uygulmaya Peygamber'den sonra başlandı ve Osmalı Türkleri'ne kadar devam edildi. Bunun kaçınılmaz sonucu şudur: Müslüman ve gayr-ı müslümlerin hukuk sistmleri birbirinde ayrı kalacak ve birbirileriyle etkileşime girmeyecekler.
10. İslam fetihlerinin başlangıcından itibaren Müslümanlar, İranlılar ve Bizanslılar'la aynı zamanda savaştılar ve her ikini de mağlup etti. Bu şu demektir: Fethedilenler arasında yalnız Romalılar'ın (= Bizanlılar'ın) Müslmanlar üzerinde etkisi var ama, İspanya'dan Çin'e, Ermenistan'dan Hindistan'a kadar fethedilen diğer yerlerdeki toplululkların etkisi yok. Bu doğru bir tebit olmayıp sebebsiz bir tercihtir.
11. İslam medeniyeti ve Roma medeniyeti esas itibariyle birbirinden çok farklıdırlar. O kadar ki yapabildiğim karşılaştırmalı incelemelerde ibadet( yani tevhid, namaz, oruç, hac , zekat) cezai ve mali hususlarda borçlanma, faiz, veraset, nikah, neseb, hul' , kölelerin azad edilmesi, adaletin dağıtımı, devletler hukuk vs. de hiç bir benzerlik olmadığını gördüm. Geriye benzeyebilen sadece bir kısım muamelat kalıoyr. O küçük bir kısmın benzerlik sebeplerini araştırılmasını bir kenara bırakalım, benzemeyenlerin varlığı hiç olmazasa şunu isbat ediyor ki, İslam Hukuku'nun çok büyük bir kısmı üzerinde Roma Hukuku'nun kesinlikle etkisi olmamıştır.
12. İslam'ın çıkışında Roma hukuk Doğu'da yani Bizans İmparatorluğu'nda -bazı taşra merkezleri hariç- hiç yürürlükte değild. Adaletin dağıtımı ve hakemlik, rahiplerin elindeydi. Bu rahipler de dini yahut şahsi mefaatleri nedeniyle, Hıristiyanlara ait olmayan Roma hukuku'nu uygulamaktan hoşlanmıyordu
Dolayısıyla şu sonuca ulaşmak zorunda kalıyorum: İslam fıkıhçıları, yabancı kaynaklardan şüphesiz faydalandılar. Fakat bu yabancı kaynaklar içinde Roma hukuku'nun yeri o kadar azdır ki, hoa hiç bir özel seçkin yer vermek mümkün değildir. Muhtemelen şunu söylemek çok fazla abartı olmaz: İslam Hukuku üzerinde dış faktörler arasında Roma Hukuku'nun payı ancak yüzde bir olabilir.
Terminolojiye bir iki örnek:
Mecu -> Code
Cami -> Compendium
Müdevvene -> Pandect
Mebsut -> Pandect
Asıl -> Principles
Üm -> Institute
Havi -> Corpus
İstindaç -> Delillere bakıp netice çıkarma
İstidlal -> Parçalardan yola çıkarak tüme varmak

Fena Risalesi (Ibn Arabi , Mahmut Kanık)
Öncelikle, fena nedemektir?
Giriş bölümünden: "Konuya şu tezle girlmektedir: Metafizik bilgi yolunun amacı olan İlahi Hakikat ancak, bir yandan varlıkta ya da müşahede eden göz'de sibi ve mümkün olan şeylerin fena'sı, öte yandan gene aynı varlıkta mutlak ve zorunlu olan şeylerin beka'sı demek olan, bir gerçekleştirim sayesinde müşahade edilebilir. Bu kesinlikle hiç bir mahiyet değimini, hiç bir şekilde özün bozulmasını ya da ortadan kaldırılmasını içermeyeceği gibi, daha önceden var olmayan hiç bir sonucu da çıkarmaz. Yok olan şey, tanım olarak kadüktür ve daima 'yokluk' halindedir, kalan şey ise, sürekli olarak 'beka' halindedir, ebediyen aynı şekilde olandır. İşte müşahadeyi yapan varlık ya da göz için yeni olarak gözğken ya da açıklanan şey sadece göremedir.
yine kitapta ittihad ve tevhid konularında sayı öreneği etkileyici bir şekilde veriliyor. örneğin 2,3,4 birer sayıdır ve hiçbirisinin ne şekli ne yazılışı ne de anlamında 1 yoktur ancak hepsinin yapısında 1 bulunur ve bütün sayıların var olması için 1 gerekir. Ve bunlar sadece birer haldir ve hal geçicidir ama makam ise sabittir
dolayısıyla " varlık, öz bakımından hiçbir zaman Yüce Varlıktan ayrılmış değildir.
Yine giriş kısmında, ittihad kelimesinin, Yunanca enosis, Latince union, ve sanskritçe yoga, kelimeleriyle aynı anlama geldiğinin altı çizilmektedir.
"Hakikat, sende, senin sıfatlarının izlerinin O'nun sıfatları tarafından ortadan kaldırılmasıdır. Senin tarafından, sende ve senden faaliyet gösteren fail o olduğuna ve sen olmadığına göre Hiçbir canlı (dabbetün) yoktur ki O, onun perçeminden tutmuş olmasın (onu dilediği gibi yönetmesin)
Risale'de ağırlıklı olarak, ilmin, ilmi anlayacak olanlarla paylaşılmasının ve avamdan (hatta alim olan avamdan ve hatta alim olan alimden bile) yer yer saklanması gerektiğinden bahsediliyor. Ayrıca akıl yolu ve vahiy yolu arasındaki meşhur ayrılık o yıllardan sezilmiş gibi (bugüne dair yeni birşey aslında yok sanırım) bu konuyada cevap veriliyor ve risalede "Eğer bir hikemi yada akılcı yolun kurucusu şimdi şu diriler aleminde hazır olsaydı, Allah tarafından seçilen Hz. Peygamberin yolu olan Doğru yola belki de kendiliğinden dönerdi" deniliyor.
Ibn Arabinin kıvrak zekasını (kalbini) anlamak için aşağıdaki satırlara bakmak sanırım yeterli olacaktır. :
O, sana al dediği zaman, sen de ona Al diye karşılık ver. O, sana dön dediğinde , yine O'na, sana dönerim, diye cevap ver. O sana "Ben sana 'Al' dediğim zaman, nasıl olurda bana 'sen al' diye cevap verirsin oysaki ben kendim için hiçbirşey alam" dediği zaman, sende ona şöyle karşılık ver: "Aynı şekilde gerçekten ben de almam, çünkü almak bir 'fiil'dir, oysaki benim fiilim yoktur. Alan asıl sensin, çünkü 'Fail' Sensin. Öyleyse bana verdiğini benim için sen kendin al ve bana 'Ey almayan sen al' deme, çünkü eğer bana öyle söylersen, Senden birşey almakla beni mahcup edersin, üzerine bir perde gerersin. Bu nedenle kendim için birşey alamam, alma gücüne sahip olmadığım için eğer böyle bir şeye kalkışırsam, o zaman yokluk (el-adem) içine düşerim ki bu kötülerin en kötüsü bir durumdur."

Toplum Bilimin Babasi Ibni Haldun (N. Ahmet Özalp)
Kitap Ibni haldunun düşünceleri veya eserlerinden daha çok, kuzey afrikanın çalkantılı dönemlerinde gırnatadan kahireye kadar olan coğrafya içinde, bir yandan diğer yana gidip gelişini, kuzey afrikada iç çekişmeler sonucu sürekli kurulup tekrar yıkılan kısa süreli hükümetler içinde, Abdurrahman'ın (ibni haldun) çeşitli görevler alışını, kısa hikayler şeklinde anlatmış. Siyaset en nihayetinde kendisine bulaşan herkese mutsuzluğu getirir sözünü doğrularcasına ibni haldunu da sürekli sürüklemiş ancak ilmi araştırmalara meraklı bu bilim adamına yeni bir araştırma konusu açmış ve sosyal konularda kendisinden önce görülmeyen bir uslup ve yöntemle araştırmalar yapıp Mukaddimesinde toplamasını sağlamıştır.

Osmanlıyı Yeniden Keşfetmek (İlber Ortaylı)
Kitap, Osmanlıya, mimarisine, kültürel hayatına, mimarisine, eğitim hayatına ve özellikle istanbula ve istanbul yaşamına hızlı bir bakış sunuyor, okuyucuyu bir zaman tünelinden geçmişcesine geçmişin Osmanlısının hareketli koridorlarında dolaştırıyor. yine Osmanlı döneminde bab-ı alinin ve saltanat törenlerinin önemi, bu törenlere gösterilen dünya çapındaki değer, dolayısıyla osmanlının bütün dünyaya hükmeden yapısı okuyucuya aktarılmış.
Kitapta ilgi çekici bir konu şahsımca mahalle kavramıdır. Mahelleler birer sosyal yaşam alanları olup, mahalle sakinleri arasında sıkı sosyal kültürel ve ekonomik yardımlaşmadan bahsediliyor. Örneğin mahallede yetişen bir çocuk bütün mahallenin çocuğu olduğu gibi, bu çocuğun eğtiminden, yaşamından iş bulmasına kadar pekçok konudan bütün mahalle sorumlu olabiliyor. Bu kadar sıkı bir mahalle kültürü olan toplumda da mahalle içindeki insanların başka bir mahalleye gitmeleri veya farklı mahallelere taşınmaları oldukça nadiren rastlanan bir olay olarak ortaya çıkıyor.
Diğer bir ilginç noktaysa İstanbulun tarih boyunca şehir dışına bağımlı yaşayışı, özellikle o dönemlerde balkanlara ve doğu avrupa coğrafyasına, tarım ve hayvancılık ürünleri açısından bağlılığı ve İstanbul hayatına bu ekonomik hareketin etkileri incelenmiş.

Kelebek Etkisi (birsey herseyi etkiler), duzensizlik (heryerde mutlak bir duzensizlik vardir, mutlak duzene erisilemez), Mandle Brot setleri ve fraktallar (duzensizligi anlamak icin alternatif midir?)

TANAZ BULBA (Golgo) Iki cocugu manastir egitiminden donen Tanaz, cocuklarini her kazak gibi askeri egitime goturur ve daha iyi egitilmeleri icin butun bir kazak boyunu savasa tesvik der. Leh'lerle yaptigi savasta, manastir yillarindan asik oldugu bir kiz yuzunden, dinine, irkina ve babasina ihanet eden kucuk oglunu oldurmek zorunda kalir. Ayni savasta buyuk ogulunun esir dustugunu ancak oglu isgenceleyle oldurulurken ogrenen Tanaz, yasliliginda topladigi ordusunu, barut torbasini ararken olumle tanistigi icin kaybeder. Kisaca bir liderin trajik hayatini ve ukranya kazaklarini anlatan bu kitap, oldukca surukleyici bir yapiya sahip.

Firtinanin Habercisi (Gorki) Bazi hikayelerinin toparlandigi bir kitap. Duygusal, yoklukla ilgili hikayeler iceririyor. Yasaklar, fakirlik, hayatin ve hayattakilerin bir kenara itildigi yaslilar ve ac yolcular gibi duygu klasik konular islenmis.

Dil Cikmazi (Sebati Ataman) Ozlestirmecilere, yapici bir elstride bulunan kitap, saf bir dilin olmasinin imkansizligindan, bir dilin nasil etki altinda kaldigindan ve olasi cozumlerden orneklerle bahsediyor. (Temel olarak halkin diline giren seylerin ozlestirilmemesi ancak ulemanin dilinde halktan kopuk olan dilin ozlestirilmesi gerektigini soyluyor(

Goriot Baba (Balzac) Kizlarini cok seven, onlar icin herseyini feda eden bu sirada kaldigi pansiyonda tanistigi bir hukuk ogrencisiyle ahbapligini ilerleten (hatta bu sirada kizlarindan birisiyle de ask yasayan) ve sonunda kizlarinin tutumlarina dayanamayip kalpten olen bir adamin hikayesi anlatilirken, ihtilal oncesi fransiz sosyetesine elestiriler getirilmis, aile baglarinin guzelligi vurgulanmis. Ayrica kadinlar hakkinda elestri ve gozlemler sergilenmis.

Kumarbaz (Dostoyevski) Akici bir oyku (Dostoyevskinin ilginc kisa oykuylerinden birisi). SApik bir askin, para hirsiyla ve iktidar catismasiyla masum bir askinsa kirli oyunlarla nasil sekillendigini, kumarin insalar uzerindeki etkisini anlatan bir roman. "Kadinlar oksanmaktan hep hoslanmislardir"

O'nun hikayesi Tam bir rezalet. Sadizmin icine ask zorla sokulmus, sonrada sadizmin icindeki ask bahane edilerek, sadizm yuceltilmis. Sayet sapik dugularin tatmini icinse tamami 10 sayfada toplanabilir, sayat ask romaniysa (ki bu asklarin en rezilidir) cok daha az sayfa yeterli olabilirdi. kitap uzun betimlemeler ve konuyla ilgisiz tasvirler resmen bogulmus.

Golem (Harry Collins - Trevor Pinch) Bilimin, bilim adamlarinin eksik ve hatali yonlerini orneklerle elestirne bir kitap. Ornekler:
1. bellegin kimyasal aktarimi(Solucanlar egitimli solucanlarin beynini yediklerinde ogrenirler mi?)
2. izafiyet teorisini isbatlayan deneler *isik her yere esit hizla mi dagilir) eter var midir
3. test tupundeki gunes (soguk fuzyon)(Soguk fuzyonun gercek oldugunu ve yaptiklarini iddia eden saygin bilim otoritelerinin durumu)
4. mikro organizmalar (Pasteur, zamanindaki klasik iddialaer ve kapali bir ortamda yasamin tesekkulu)
5. Kutle cekim katsayisinin saptanmasi (deneycinin cikmazi) deneyin olcum sorunlari
6. kertenkelenin cinsel yasami (gozelmi ve yorumlanmasindaki sorunlar)
7. kayip solar notrinolarin garip oykusu (gunesten gelen kutlesiz notrinolarin laboratuarlarda klorla birlestirilerek helyum uretme denemeleri)
butun bu deneylerde hatalar olmus ve vazgecilmistir ancak ilk baslardaki heyecanl yasananlar dunyaya basari olarak lanse edilmistir.

Baba evi(Orhan Kemal) Orhan kemal sanirim kendi hayatini anlatiyor, arastirmak gerek ama kisaca, babasi kurtulus savasi sonrasi siyasi tartismalar yuzunden yurt disi edilmis ve suriyeye gitmis, dil ve kulturlerine yabanci olduklari icin cektikleri cileyi, nihayetinde buuyuk oglan (orhan kemalin kendisi sanirim) adanaya gonup yasadiklarini sigdirmis bu kitaba. Turkiyenin gecmisi goruluyor, surulen alimler, yasakli kitaplar, yurt disinda turkler ve anadolunun halinin yaninda bir gencin, ilk asklarida bu ufacik kitaba sigdirilmis.

Yapay Zeka(Jean-Paul Haton, Marrie-Christine HAton)
- Problemlerin Cozumlenmesi
-Bilgilerin tanitimi (Mantiksal kurallar vs.)
-Uzman sistemler
-Anadilin islenmesi
-Robotbilim
-Bilanco ve perrspektifler
konularinda olusan kitap, kisaca Lisp, Prolog gibi diller ve genel olarak zamanin dillerine deginilmis. Genel olarak 1991 yilinin yapay zeka konulari hakkinda bilgi verilmis (ancak cok daha akici anlatilabilir, sanki bir semaya zorlama sokulmus bir kitap gibi) ve ornekler cok yetersi (tabi anadil ornekleri fransizca)

Go Ustasi (Yasunari -Kawabata) Bir go ustasinin son oyununu, hayatindan ufak kesitleri ve bu oyun sirasinda olmesini edebi bir dille isliyor. Son oyunun detaylari ve semalarinin yer aldigi kitapta, japon kulturu, oyuncularin icinde bulunduklari durumlar ve hatta yabancilara bakis acilari hakkinda bilgilerde var. Kitap 1951 basimli oldugu icin simdilerde cig gibi buyumus olan oyunun tarihi hakkinda bir belgesel niteliginde. Kitapta surekli cekilmenin esigine gelen Otake (Ustanin rakibi) ve usta arasindaki geleneksel cekismeler gonun gelenekerini de aydinlatiyor.

Palto (Gogol) Rusyada bir memurun, palto almak icin yoklukla mucadelesine galip gelmek icin aclikla bile mucadelesinden sonra bir zengin muhitindekaptirdigi patosunun ardindan girdigin bunalimi anlatan kitapta, o zamanlarda, rusyanin aslinda ne kadar "muhim adamlar" in yonetiminde oldugu goruluyor (simdi daha muhim adamlar yonetiyor gerci ya...) Birilerinin dedigi gibi "Hepimiz gogolun patosundan cikmayiz"

Ruhun Ihtiraslari (Descartes) -Bir insan hem fail hem mufail olabilir mi
- Bir insanin diger varliklarda olan ozellikleri bedeni, olmayan ruhidir
-Bir insanin bedeni ruh terk ettigi icin sogumaz, sogudugu icin ruh terk eder. (olumun sebebi, ruhun terki degil, ruhun terkinin sebebi olumdur)
-iki ruh var, hayvani ruh, insani ruh, kaslari bu ruhlar hareket ettirir ve duyulari dinler (hayvani ruh artip azalan birsey(ornegin sarap icince artiyor))
-Hayallerin sebebi havyani ruhlarin tahrik edilmeleridir (beyinde farkli deliklerden gecrek dimagi tetikler) hayaller aksiyon olarak adlandirilsada aslinda ayni zamanda mufaildirde.
-Ruh beynin en icinde ortak bir noktayla, bedene temas eder, bunun disinda beyin, hayvani ruhlarla doludur
-bazi seylerin, baizlarinda korku, bazilarindaysa cesaret ve atilganliga donusmesinin sebebi, dimaglarin farkli yaratilisidir
- hafiza beyindeki deliklerdir, sik hatirlanan delikler acik, kit hatirlanan delikler tikalidir, hatirlamak ruhun bu deliklerde dolasmasidir.
-Ruhun alcak bolumu: hissi(sensitive), yuksek bolumu: akli(reasonable)
- havani ihtiraslri baska hayvani ihtiraslarla kontorl altinda tutmakta hayvanidir. Maharet insani ruhlarla kontrol altina almaktir. (Av kopeginin sartlanmasinin ruhi olmamasi gibi)
-6 ilk ihtiras:"hayranlik", "ask veya sevgi", "nefret veya kin", "arzu", "nese veya sevinc","keder veya huzun"
-ask ikiye ayrilir:"sehvet icin ask" ve "iyilik icin ask", askin tersi kindir
-neseli nabiz, hizli fakat duzenli, sindirim ahenk icinde olur, icindeyse nabiz, hizli, duzensiz ve sindirimde bozuk olur(kusma bile olabilir)
Buraya kadar anlatilanlar bence Farabinin cevher, insan organlari ve dimag konusundaki dusuncelerine cok bezniyor. Hatta marifetnamedeki kisilik testleri ve ruh ozelliklerine de. Skolatik sisteme gore yazilmis (yada en azindan etkilenmis (soru cevap teknigi kullanilmis)).
Elimizde olmayan seyleri hicbir zaman ihtirasla arzu etmemeli, cunku dusuncelerimizi mesgul eder, ve ulasamazsak bizi uzer, cozumse ya "alicenabliktir" yada "Allahin hikmeti uzerine dusunmektir" (Madde 145)
-Kaderi (Fatalite), talihten (Fortune) ayridetmeye calistimiz zaman tatmin ve mutluluk verecek sekilde ayarlamaya alisabiliriz.
-Fazilet, eniyi olduguna inandigi seyleri, kusursuz yaptigina, vicdanin taniklik etmesidir ki bu durumda en siddetli ihtiraslar bile ruhun huzurunu bozamaz.
- kendimizi takdir edecegimiz tek ozelligimiz, cuz-i irademizdir ki korkaklik veya alcaklikla kaybetmedigimiz muddetce bizi kendimizin efendisi yapar ve bir bakima Tanriya benzetir.
-Aliceablik, insanin iradesi disinda hicbirseyi olmadigini kabulu ve en iyi bildigi seyler icin bu iradesini hic eksik etmemesidir.
-herhangi bir sebeple, kendileri hakkinda iyi kanaat besleyenleri gercekte alicenabliga degil, gurura sahiptir (eksik bir ihtiras), bu deger verme sebebi ne kadar eksikse guven o kadar artar. Ne yazik ki dalkavukluk itardadir
-Butun ruhlar ayni derecede asil ve kuvvetli degildir ancak egitim bazi hatalari kapamaya yarar
-Cok tanrili paganlar, pinarlara korulara, cansiz seylere degil, fakat onlara hukmettigini sandiklari tanrilara taparlardi
-Kiskanclik iyide olur kotude, ornegin namuslu bir kadinin en ufak bir dedikoduyu bile onlemeye calismasi, bir kumandanin en ufak bir tehdidi bile onlemeye calismasi iyi, bir cimrinin hazinesini kiskanmasi, yada erkegin karisini kiskanmasi gibi.
-en kusurlular en alayci olur, zira baska butun kimseleri, kendileri gibi talihin lutfundan mahrum gormeyi arzu ettikleri icin, en ufak seyleri bile alaya alirlar
-Alay edenin kendine gulmesi, kendine hayranligini gosterir ki bu hos degildir.
-ofkeyle yuzleri kizaranlar, sararanlara gore daha tehlikelidir.
-ihtiraslar encok, bu dunyadan en cok zevk alanlara zarar verebilir.

Monadoloji (G. W. Leigniz) Leibniz'in butun felsefesini icine alan bir kitap
-Monad, evrenin yapitasi, en ufak parca, bolunmez, ama birlestirilebilir, hepsi bir digerinden farkli (cunki esit ikisey yoktur)
-Descartescilere elestiri iceren bir kita. (skolastige cok bagli kaldiklarini bu yuzden, farkina varilmayan algilari hice saydiklarini, ve yanlisz dusunen ruhlarin monad olduklarini, hayvan ruhlarin ve digerlerinin etelekyalarinin olmadigini savunmuslardir).
-Butun basit tozlere veya yaratilmis monadlara entelekya adi verilebilir (toz:cevher)
-Simdi gecmisin devami, gelecege ise ebedir. tozun, simdiki hali gecmisin devam halidir, o halde algida ancak baska bir algidan gelebilir. dolayisiyla algilarimizda seckin, ozelligi olan yuksek cesniden birsey olmasaydi, hep saskinlik icinde olurduk
-Yarin yine gunduz olacagina inanmak, gorguldur (hayvanlarin sopaya sartlanip korkmasi gibi) ancak insanlar "Tanriyi bize bildiren zorunlu ve ilksiz gerceklerin bilgisi" ile yeri akilli ruh(tin) ile donatilmistir
-Herseyin, son sbebinin zorunlu bir tozde bulunmasi gerekir, o toz icinde degismelerin ozel ayrilislari kaynakta oldugu gibi ancak yetkindir. ve bu toz, ozel ayriliklarin yeter sebebi oldugunda, bunlarda her yandan bagli bulundugunda, yanliz bir tanri vardir ve bu tanri yeter. (ikincisi olsa baglar kopardi (baglamak icin birincisine bagli olmaliydi bu da gene tek tanri yapar))
- az onceki silsileden, tanri hem apriori hemde apostioridir
-Monadlar, tanri paydasinda baglidir, bu da her monadin evernin bir aynasi olmasini saglar.
-hipocrates "Hersey birbirine baglidir" derdi ancak bir ruh kendinde ancak acik secik olaraka bulunani okuyabilir, butun kurumlarini birdenbire acamaz, cunki bunlar sonsuze kadar gider.
-Evrenine duzenini biraz anliyabilseydik, onun, en bilge insanlarin istediklerini kat kat getgini onu, oldugundan dah aiyi kilmanin imkani olmadigini gorurduk (hepimiz icin genel oldugu gibi ayri ayri hepimiz icinde)

Protagoras(Eflatun(platon))Platonun hayati 3'e ayrilir, 1-genclik, 2-olgunluk, ve 3-yaslilik. bu kitap genclik donemini (socrates'den etkilendigi donem) en son eseridir. Protagoras -> Sufist demektir. (o zamanlarin kanaatiyle "baskalarinini konusmakta usta kilmayi bilen kisi")
-insanlar mesleklerde, ferdi bireysel yetenekler edinir ama beseri konularda (Politicak, guzel soz soylemek gibi) her insan kendi uzmanligina bakmaksizin konusur
-Her seyin, bircok degil bir karsiti olur (kotu-iyi gibi)
-Dil felsefesiyle ilgili paragraflar var (ornegin "iyi" ve "gercekten" kelmelerinin semantik ve syntaxteki anlamlariyla ilgili ("Suphesiz") ve siirlerle de ilgili
-bilim, insani emri altinda alabilen guzel bir sey midir? (o zamanlar bu dogru kabul ediliyormus ve coklari da inadindan aksini iddia ediyormus)
-zevk daha buyuk zevkten alikoyunca veya dogurdugu zevkten daha buyuk acilara surukleyince kotu birsey oluyor. (aci icinde gecerli)
- insan hos bir hayat yasiyorsa ve zevk icindeyse bu aslinda cahilliktir, cunku hic kimse yoktur ki yaptigi isten daha iyilerinin bulundugunu bilsin ve bunu yapmasin
-iste butun bu yukaridaki konular bir hikayeenin icinde anlatiliyor (aslinda o devirde cok meshur olan laf yaristirma da denebilir)

Milletlerin duzeninde ilmi usuller (ibrahim muteferrika)
-Macar asilli ibrahim muteferrika devrin latinceye hakim okumuslarindandir. devre bakisi, bizim icinde bulundugumuz psikolojiden sasilacak derecede farkli. adeta dunyaya bir super gucten bakiyor.
-Devletle iligili kurallarin duzenlenmesinde 3 yol: 1-Eflatun (monarsi) 2-Aristo (Aristokrasi) 3-Demokrates (Demokrasi)
-Nicin duzenli bir orduya gecilmesi gerektigini ve meslek erbablarinin orduya sokulmamasi gerektigini de kitapta anlatmis
-Muslumanlarin gaflet uykusunda oldugunu ve cografi kesiflerde geri kaldiklarini vurguluyor.
-Kitapta genel olarak hristiyan devletleri hakkinda genel bilgiler verilmis (ozelliklede frenk ve moskof ulkelerinin (saniyorum osmanlinin o senelerde bu ulkelere yakin olmasindan kaynaklaniyor) techizatlanmalari hakkinda bilgiler var) Aslinda kitapta ruslarin kacip gizlenen bir kavim oldugunu ve (o seneler icin) yeni yeni medeniyet kuran bir ufak devlet olduklarindan bahsediyor
-Ayrica modern askeri duzene gecilmesi, yeni savas teknikleri ve tufegin kullanilmaya baslamasi kitapta islenmis. Yine askerlerin cesaretsizliginden dolayi duzenli orduya gecen avrupa ulkelerinin hali anlatiliyor (ordu duzenli olursa firar olmaz, meydandan donen olmaz, cabuk yorulan askerler dinlendirilir vs.)
-Hicri 1144'te yazilmis kitap, 3 kisma ayrilmis: 1. kisim sultanlarin genel durumu ve yonetim sekilleriyle ilgili 2. kisim Cografya bilimi ve faydalariyla (Bunun icinde sosyoloji gibi seylerde var), 3. kisim Hristiyanlarin yeni harp teknikleriyle ilgili bilgi veriyor.

Ivan Ilyic'in Olumu (Tolstoy)
Tolstoy bu eserde, hayata hirsli baslayan, adim adim yukselen 1800lerin rus memurlarindan birisinin hayatini, olum doseginden anlatiyor. Cok enterasan veya ilgi cekici bir yani olmayan eser olumu biraz karikaturize etmis, kitabin bazi yerlerinde <> diye gecen seye maneviyat yuklemesi, aslinda cektigi cansilari anlatkmak bakimindan bir celiski tasiyor. Gene de cok fazla geklenti olmaksizin okunabilecek tek duze bir klasik. Arada bir gucluyu oynayan ivan ilyincin o otoriter kisinin, aslinda basit bir hastaliga karsi acziyeti de islenmis.

Gece Ucusu (A.S. Exupery)
Bir Pilotun romantizm ile karisik duygularini, icinde bulundugu ruh halini edebi bir sekilde betimlerken, bu guzel duygularin icine kuralci ve hirsli bir yoneticinin ihtiraslari eklenmis. Kitap ilginc olmayan bir temayi edebiyatla suslerken elimde bulunan Milli Egitim Bakanligi'nin onsozu bence kitaptan cok daha degerli ve kesinlikle okunmaya deger. (sanirim bazan elestiriler veya onsozler kitaplara aslinda hic sahip olmadiklari degerleri yukluyor.) Yinede yikilan degerler, aliskanlik ve geleneklere bir ornek olabilecek kadar huzun dolu.

Soguk Savas Universite

Bilgi Neyi Bilmektir (Ali Bulac)
Bu kitap, okumuş olduğum çoğu felsefe kitabının bir birleşimi ve islami bir harmanı niteliğinde. Kitapta öne çıkan tartışmalardan birisi de Vahiy-Akıl ikilemininin İslamdaki yeri.
Kitabın 4. bölümünde modernizm, hümanizm ve modern bilim saçmalıklarını ortaya konuluyor. Üniversitelerin nasıl modern toplumun tapınakları, öğretmi görevelilerinin, din adamları haline geldiği, küşük esnafı, zanaatkarı yok eden fabrikalar gibi, üniversitelerinde yerel bilimi yok ettiği, tek düze bilim ürettiği, uzmanlaşmanınn gerekli genli görmeyi engellediği. Çok şey bilen ama bilge olmayan insanlara atıfta bulunulmuş.
5. bölümde: Bilim ve modernizm nasıl keni içinde bir tasnife gidiyorsa bunun paraleli (hem etken hem edilgen olarak) insan üzerinde de yapılmıştır. İnsan da sosyoloji ve psikoloji gibi bilimlerle önce incelenmiş sonra şekillendirilmiştir. Buna tarih gibi bilimler alet edilmiştir. Nitekim duygulardan, inançtan ve sanattan uzak insanlar yaratılmıştır. ve ne yazık ki din adamları, sanatçılar bu konuda pasifize edilmiştir.
6. bölümde akıl ve türevleri başlığı altında, hem batıda hem de islamda aklın tanımları ve yorumlarıyla ilgili toparlayıcı pekçok kaynak bulunuyor. ancak okunarak elde edilebilecek bilgiler içeriyor. Yine batıda aydınlanma çağının etkilerini görürken, İslam dünyasındaki (akıl-nakil) tartışmasına ve aklın kalbden gelişine değinilmiştir.
7. bölümde, Akıl ve vicdanın peygamberleri tanımakta onların getirdiklerini anlamakta en büyük yardımcılar olduğu anlatılıyor. (Buraya peygamberlerden binlerce yıl sonra yaşayanların mücizelerden mahrum olması ve belki ancak akıl ve vicdanla bazı devam edegelen mucizelere şehadet etmesi ( akıl kalbin bir çeşidiyse) eklenebilirdi)
Şahsımca bu bölümün, İslam dünyasındaki akıl-nakil problemini nihayete erdirece ve düzene oturtacak bir yazı özzelliği var (en azından teoride)
Ayrıca Klisenin akıl ve vicdana ne kadar düşman olduğu, İslam dünyasıyla kıyaslarla gösterilmiş
Akıl ve nakil tartışmasının aydınlığa kavuşturulduğu 8. bölümde aslında benzer bir Din-Bilim çatışmasının avrupada ne kadar yıkıcı olduğu ortaya konulmuş. Ne yazık ki bunun etkilerinin bize de ulaştığı bir gerçek, belki sorulması gereken, alternatifinin ne olduğu, modern bilimin yerine neyi koymalıyız?
9. bölümde, Doğayı anlamak ve doğayı değiştirmek arasındaki fark, Modern bilimin yanlış kaynaklardan beslenmesi ve sonucunda ortaya çıkan felaketler, bu Modern Bilimin islamlaştırılmasının sakıncaları (Abdüsselam'a bir cevap) yer alıyor.
Yine kitapta enteresan bir dönüşüm Ali Bulaç tarafından yakalanıp okuyucuya aksettirilmiş buna göre:
İbn Haldun'un

a) Dikkat ve farkına varması,
b) Hayret ve merakla onlara yaklaşması
c) İlişkilerin yasalarını, yani sebep-sonuç ilişkisini kavraması
aşamaları, Auguste Comte'nin
1) Teolojik dönem,
2) Metafizik dönem,
3) Pozitivist dönem,
sıralamasıyla yakın ilişkide olduğudur. Buna göre İslam henüz ikinci merhalede yani metafizik dönemdedir.
Yine bu bölümde tarihin yeniden yazılması ve insanlara Teknoloji bağımlı bir tarihin benimsetilmesi incelenmiştir.
İlgi çekici bir not: "Yunanlılar tanrılarıyla hep savaş içindeydi ve gereken desteği hep doğudan almıştır (Tarım silah medeniyet gibi) ve bunları kendi çelişkileriyle işlemiştir.
"1)Descartes din ile bilimi ayırdı(Din'in söylediği ile Bilim'in söylediği farklı olabilir, ikisi de kendi dünyalarında incelenmeli dedi).
"2)Newton dünyayı bir makine halinde düşündü ve parçaların yerini değiştirme fikrini getirdi
"3)Bacon bir sorgu memuru gibi dünyayı sorgulama sürecini başlattı.
Kitapta buna benzer oldukça ilgi çekici ve güncel konuların temelini oluşturan mesele incelenmiş. Sonuç olarak güncel meselelerin arkasında yatan fikri akımları merak eden herkesin vakit kaybetmeden okuması gereken oldukça önemli bir eser olarak görüyorum.

Simyaci (Panlo Celho)
Bir cobanin kisisel menkibesini aramak icin endulusten misir piramitlerine kadar olan egitici seruvenini kaleme alinmis. Kitapta yahudi mitlerinin agir kokusu olmasina karsilik, teolojik bir gerceklige daveti acisindan saygiya deger buluyorum. Ornegin "Mutlulugun gizi, dunyanin butun harikalarini gormektir ama kasiktaki iki damla yagi unutmadan" derken insanlari Allahin yarattigi guzelliklerine rasyonel bir sekilde davet ediyor. veya "gercekten birsey yapmak istiyorsaniz, butun evrenin sizin yarariniz icin is birligi yapar" derken yine bu teolojik vurgu var. Ancak bu vurgu yine "Hersey bir tek ve ayni seydir" denilirken bence "Deizm" vurgusu yapiliyor. Dunayaya bakis acisi olarakta farkli ama belkide hepimizin bilipte gozden kacirdigi bir yonden bakiyor: Ornegin "gozler ruhun gucunu gosterir" veyahut kahramanin dogal varliklarla konusmasi (col, ruzgar, gunes ve nihayet tanriyla) bu yaklasimi yansitiyor. (sanki biraz tasavvufi bir yan katiyor)

Eski Ahbap (Resat Nuri Gultekin)
Kitaba bu isim verilmesine karsilik, kitap 2 hikaye iceriyor 1. eski ahbap, 2. Boyunduruk. ve ne yazik ki iki oykude oldukca pesimistik, insani huzne ve kedere gark eden temalara sahip. Birinci oykude bursadan, istanbula gelip eski bir ahbabi tarafindan kandirilan bir "Saf koylu" temasi islenmis. ikincisinde karisi tarafindan hayatin zindan edildigi ve aldatilan bir "saf profesor" temasi islenmis.
Turkiyede yasanan orneklerle, birazda turk insaninin zayifliklari dile getirilmeye calisilirken belkide insanlarin beynine hic var olmayan korkularin tohumlari atiliyor. Ornegin dizgisinden ve baskisindan (Inkilap yayinlari, 2000, Ankara) bir cocuk kitabi olarak tasarlanan bu kitap (oldukca iri puntolarla yazilmis), sanirim o yastaki cocuklarin hayatlarini karamsarliga cevirmek icin yeterli (ve ne yazik ki ikisindede mutlu son yok). Yine de tarihte yasanmis gercekleri not dusmesi acisindan ve bir nasihat tasimasi acisindan okunabilecek bir kitap (bence yas limiti konulmali, porno kelimesi, biraz da goz ardi edildigi gibi her turlu vahseti kapsar, buradaki hikayeler iki insanin hayatlarini vahsetle kaplanan yanlari)

Karanlikta Mum Isigi ( Mustafa Necati Sepetcioglu )
Okudugum en surukleyici ve ibret dolu kitaplardan birisydi (gerci uzun betimlemeler biraz olsun konsantrasyonu bozuyor (belki zevk alanlarda vardir)) kitabin onsozunde veya hicbir yerinde hiyenin dogru olup olmadigi yazmiyor ancak ne yazik ki kisisel tarih bilgim, Turkiyenin benzer donemler gecirdigini dogruluyor. (gerci en azindan internette temir hoca kelimeleri birsey dondurmuyor). Kisaca osmanlinin mirasi vakiflardan birisinin adim adim yikilisini, ismet pasa hukumetinden, demokratlara, sahte seyhlerden(Resim hocasinin seyhi), sahte derneklesmeye(kadinlari koruma dernegi) kadardegisik parametrelerle sergiliyor. Butun bunlar olurken, ulkenin degisen tarim politikalari, amerikan yaptirimlari veya "hucrelesme"leri veya devrim idealleri, kucuk bir cocugun dunyasinda, yasli ve olgun bir dedenin dunyasindan ve koylusu icin kosturan haci arif beyin gozlerinden ayri ayri yorumlanip harmanlanmis sanki (kitaptaki sert gecislerde buna delalet). Ayrica kitap bastan sona suprizlerle dolu (ilk sayfalar birz sikici gelebilir). Bir donem Turk insaninin ciddi sosyolojik analizinde yapilmis. Hatta yoneticilerinde ornegin: "Venedik kadifesi giydirmek ister koylu kizina, lakin ne koylu kizi gormustur ne venedik kadifesi" cumlesi cok seyi anlatmaktadir.
ve son zamanlarda yeni gormeye basladigim teknolojinin (ozellikle bilincsiz teknolojinin ve hatta bilimin) zararlarini insanin gozune sokarcasina islemis. Bir ampulle yitirilen bir kultur mirasi gibi.

Istanbulda bir Zurafa ( Sunay Akin )
kitap oldukça sürükleyici bir yapıya sahip. özellikle istanbul mekan hikayelerden derlenen kitap, bir hikayeden digerine adeta yazarının ustalığıyla yüzüyor. hergün önünden geçtiğimiz, ismini duyduğumuz ve etrafımızda yaşayan unutulmuşları bizlere yeniden hatırlatmanın yanında edebiyatında güzel bir uygulamasını sergiliyor.

Maymunların keskin gözlerinin gemicilikte kullanılmasından, amerikan ordusuna osmanlının sattığı develere; yada romadaki bekçi kazlardan, kadıköydeki timsahlara bir anda geçiş yapabilecek kadar alt yapısı üzerinde çalışılmış bir kültür yapıtı. Ayrıca hemen her öyküde okuyucuyu sessizce seyreden bir geyik, bir gergedan yada bir güvercinin, yazar tarafından ustalıkla kullanılması okuyucuyu cezbediyor.

Farabi ve ibn-i Haldun'da Devlet Düşüncesi, Yrd. Doç Dr. Orhan Hülagü


kitap oldukça güzel hazırlanmış, son zamanlarda çok rastlanan dar ve tek yanlı bakıştan daha çok, olayları detaylıca analiz eden ve tek bir kalıp yerine mümkün olan bütün görüşlere yer vererek etraflıca inceleyen bir yapıya sahip. Kitap temel olarak 3 bölüm üzerine oturtulmuş,

Giriş bölümü denilebilecek ilk bölümde etraflıca devlet kavramı incelenmiş ve devletin tanımı, kaynağı incelenmiş, devlete karşı olan görüşler ve hukuk ve İslamiyet göre devlet teamülleri incelenmiş.

Örneğin kitabın giriş bölümü sayılabilecek, devletin kaynağı kısmında

Realist Nazariye

Biyolojik Nazariye

Felsefi Nazariye

Ekonomik Nazariye

Psikolojik Nazariye

Sosyolojik Nazariye

Mukavele Nazariyesi

gibi konulardan, devletin kaynağı incelenmiştir. Örneğin felsefi nazariyede diyalekttik yaklaşım kullanmış ve “... sosyal birimler ve kurumlar arasında, sınıflar arasındaki tezatların hepsi bir sentezle çözüme ulaşmıştır. işte tezadın (çelişkinin) bu çözümüne, bu sosyal senteze devlet diyoruz. Devlet hem fertlerden gelen istikameti hem toplumun isteklerini dengede tutar. Üniter, kurumlar arasındaki tezadı gidermeye çalışır” şeklinde tanımlamıştır. Yine aynı bölüm içerisinde, Hegel'den Marks'a, Psikolojik nazariye içerisinde Eflatun'dan (Aristokrasi,Timokrasi,Oligarşi,Demokrasi,Tiranlık) , Sosyolojik nazariye'de Franz Oppenheimer'a (mücadele gasp yağma devletin sosyolojik kaynağıdır) bahsetmiştir.

ikinci bölüm olan Farabi'de Devlet Nazariyesi bölümünde Farabinin hayatı ve felsefesinin genel hatları verildikten sonra Farabi'nin sosyolojisi anlatılmaya başlanmış. Bu bölümden örnek alıntılar aşağıdaki şekildedir:

“Farabi'de devlet kavramı “Medine” Kelimesiyle ifade edildiği için, toplum ve devlet aynı şeyleri ifade etmekte ve böylece onun sosyolojisiyle devlet nazariyesi iç içe bulunmaktadır.”

“Farabi, topluluğu, varlık felsefesine uygun olarak bir bütün halinde, düşünmüştür. Ona göre, ev veya klube, sokağın bir cüz’üdür ve ona tabidir. Sokak, mahalle, köy, şehre tabidir. Şehir, millet topraklarının bir cüz'üdür. Büyük topluluk yeryüzündeki bütün insanlardan ibarettir. Ortancası ayrı ayrı milletlerden teşekkül eder. Küçüğü ise bir milletin topraklarında oturan şehir halkından ibarettir.”

“Farabi, saadete erişmede sosyal hayatın zaruretinden ısrarla bahseder. Bu bir bakıma Farabi sosyolojisinin temelidir.” işte saadet merhalesinde bu iki şeyle varılır. Biri ferdi başkalarına bağlayan beraberlikle, diğeri ferdi mensup olduğu zümreye bağlayan beraberlikle.”

“Farabi bir bakıma sosyolojide organisttir. insan vücudunu örnek alır, Ferdiyeti, iradeyi, iş bölümünü, sebep ve gayeleri, yarımlaşmaları, bir organizma örneğine dayandırmak ister.”

Ardından kitapta Farabinin tenkit temelleri adı altında değişik nazariyeler ele alınmıştır.

Diyalektik oluş nazariyesini kastederek, Farabi, “bu ve bu gibi fikirler hikmeti iptal edeler. Çünkü tezatlar, ne olduğunu bilmediğimiz bir şeyin tabiatı olabilir. Muhal (olması mümkün olmayan) olabilir. Bir şey akledilmemişse, ne olduğunu bilmediğimiz bu şeyin bütün itibarıyla kendi zıddı veya muhafili olabilir mil Bu gibi fikirler ruhlarda irtisam eden şeyleri muhal kılarlar. Halbuki bunlar gerçek ve cevherleri itibarıyla var olabilirler. Varlıkları cevher ve arazlarıyla kaim olup, karşılıklı ve namütenahi vücutlarından teşekkül ederler ve hiçbir şeyin muhal olmasına asla ihtimal bırakmazlar. “

Hayat Mücadelesi Kanunu Nazariyesinde ise “Darwinci ve sosyal darwinci temaları, ta o zamanlarda Farabi'de buluruz. Fakat bunlar da Farabi'ye göre cahil şehrin kanunları ve fikirleridir. Farabi bu fikirleri önce inceler ve şöyle der: 'Hayatta her mevcudun yalnız kendi başına yaşaması maksaddır veyahut öbür mevcutlar arasında en üstün hayat hakkı yanlınız kendisine bırakılmıştır. Çünkü kendisine zararlı ve faydasız bulduğu her şeyi tespit etmek ve bekası için faydalı bulduğu her şeyden istifade etmek imkanları verilmiştir. Hayvanların durumu böyledir. Halbuki alt olan hayvanların da mevcut olmaktan başka kabahatleri yoktur. Toplum hayatında da böyledir. Sosyal varlıklar, birbirlerini şahsi menfaatleri uğrunda esir ve köle yapmak isterler. Buna göre her nev'in içindeki her şahsın başka şahısla münasebeti bu esasa dayanır. Bu varlıklar birbirileriyle mücadele edecek tabiattadır. Aralarında en kuvvetlisi, yani başkalarını ezebilen, daha mükemmel bir hayat sürer. Bunlardan daima galip çıkanlar ya birbirini zararlar -Çünkü her biri başka varlığın kendi varlığına eksiklik ve zarar getirdiğini görür- veya birbirlerini köle gibi istihdam ve istismar ederler. Çünkü başkalarının ancak kendileri için yaşadıklarına inanırlar. “ Fakat Farabi’ye göre görünüşte olan bu kanunlar üzerine, fazıl devletin kanunları oturmaz. “

Üstün insan nazariyesinden ise “Nietzche'ye göre toplumdaki bir sürü orta ve aşağı insanlar fazlalıklardır. Yaşamamalıdır. Bunları koruyan ahlak ve dinler kalkmalıdır.” Farabiye göre ise “Üstün insanlar dogmalı, kanunları, ahlakı fazileti kendilerine göre yeniden kurmalıdır.”

Himaye Tedbiri nazariyesinden ise “insanın insana vurması ve ona düşman olması doğrudur. iki kişi birbirleriyle ancak zaruret halinde anlaşır ve ihtiyaç anında birleşirler. Bu birleşme ve anlaşmayı gerektiren sebep ne olursa olsun, birleştikleri müddetçe dahi bunlardan biri mutlaka galip, diğeri mutlaka mağlup durumdadır. Onların harice karşı kurdukları birlik, tehlikenin devamı müddetince devam eder. Tehlike zail olur olmaz ayrılmaları ve birbirinden nefret etmeleri doğrudur. insanlık prensiplerinden daus-sebi (canavarlık iptilası) denilen prensip işte budur.”

Ekonomi tedbiri nazariyesinden ise Adam Smith'e göre cemiyet bir ekonomi tedbiridir. Yani tabii değil, sunidir. Farabi'de bunun da köklerini buluyoruz. Şöyle der: “ Bir ferdin tek başına bütün ihtiyaçlarını gerçekleştirmek için yardımcılara ihtiyacı olduğunu görerek birleşmeye kail olmuşlardır.”

Hakimiyet nazariyesinden “insanları toplum haline sevkeden saiklere ait diğer bir nazariye, Farabi'de zorba otorite ile kurulan toplum nazariyesidir. Güçlü insan ve kavimler insanları ve kavimleri kendilerine bağlamış, köleleştirmişlerdir.”

Duygu nazariyesine göre “insanların birbirine bağlanması ve kaynaşmasında bir diğer nazariye duygu nazariyesidir. Farabi'ye göre kaynaşmada sevişme ve uzlaşma rol oynar. Fakat kaynaşmanın hangi kuvvetin tesiri altında husule gelmiş olduğu hususu ihtilaflıdır der. Bazılarına göre bu işte ırk rol oynar. Aynı atadan gelme beraberliği, sevişme, uzlaşma ve kaynaşmanın kaynağıdır.”

Lider nazariyesine göre “Kaynaşmanın sırı, kendilerini ilk toplayıp tedbir eden, onlara menfaatler sağlayan, muzaffer, büyük reislerin hareketidir.”

içtimai mukavele nazariyesine göre incelendiğinde ise asırlar sonra J.J. Rossoue ve benzerlerinde gelişecek olan “içtimai Mukavele (Contrate Sociale)” nazariyesinin köklerinin bulunuşudur. Ancak Farabi’de sosyal anlaşmanın mahiyeti, hukuki değil, hakimiyet-mahkumiyet, galibiyet-mağlubiyet psikolojisidir. Şöyle der “Kaynaşma, yabancıları yenmek ve onların tağalübünü defetmek maksadıyla her ferdin -topluluktan ayrılmamak ve bozgunculuk etmemek hususunda- verdiği sözün ve içtiği andın mahsulüdür.”

Coğrafya Nazariyesine göre “ kaynaşma aynı mahal ve aynı semtte oturmak beraberliğinde bulunur. Ev beraberliği sokak, mahalle, şehir, bölge beraberliği kaynaşmayı sağlar.”

Tarihi Nazariyeye göre, “ Bir cemaatin fertleri arasındaki veya iki kişi arasındaki kaynaşmayı doğuran amiller arasında, bir arada uzun zaman kalmak, düşün kalkmak gibi sebeplerle, meslek beraberliğini ve dert ortaklığını zikredebiliriz. Hele dertleri birbirine benzeyen dert ortaklarının bir arada bulunmaları ne büyük bir teselli kaynağıdır. Asırlar sonra Ernest Renan şöyle diyecektir : “ Bir millet, bir büyük tenasüttür. Bir ruh, manevi bir cevherdir. Bu cevheri teşkil ve tertip eden iki şey vardır ki biri mazide biri haldedir. Mazide olan zengin bir hatırat mirasına müştereken sahip olmaktır. Diğeri, haldeki vaziyete rızadır, beraberce yaşamak arzusudur. İnsan nasıl bir anda meydana gelemiyorsa, millet de uzun bir geçmişin sonucudur. Bizi biz yapan ecdattır. Mazi en büyük içtimai sermayedir. Geçmişteki müşterek elem ve sevinçler, iştiraki yoğurmuş, perçinlemiştir. Elem sevinçten daha ziyade birlik temin eder. Milli hatıralar içinde, matemlerin zaferlerden fazla kıymeti vardır. Çünkü onlar bize vazifeler yüklerler. Müşterek bir cehd emrederler. Görüldüğü gibi tarihi macera beraberliğinin (ki kültür bunun içindedir) toplum halini doğurduğu görüşü, Renan ve benzerlerinden çok önce Farabi’de tahlil konusu olmuştur.

“Bazı mütefekkirlerce Farabi, Eflatun’un cemiyet görüşünü Kuran’la uzlaştırmaya çalışmıştır.”

“Emir, sınıflar üzerine müdahale etmelidir. Bugünkü manada bir yatay ve dikey hareketlilikten söz edilemezse de, Farabi, farklılaşmaların birer sınıf halini almamasını istemiştir. Fakat işbölümünde statükocudur ve kişi hangi sınıfta olursa olsun belli bir statünün içindedir. Yani herkes idare etme veya edilmede, şu veya bu mesleği icra etmede, kabiliyet, zeka ve diğer faktörlere bağlı olarak, varlık nizamında bir yere yerleşmiştir. Allah, ilk sebep olarak kainattaki varlıkların mertebelerini kendisi tayin etmiştir. Toplum içinde devlet başkanı da buna uygun olarak görev tayini yapabilir.

“Bir şehir halının filleri mutluluğa doğru yöneltilmemiş ise, bu fiiller onların, nefsin kötü yatkınlıklarını kazanımlarına yol açar. Tıpkı yazma fillerini kötü olunca, kötü yazıya sebep olmaları gibi.

“Fakat kemalin yüksekliği ve hayrın efdali için tek bir topluluk düşünülemez. Çünkü Farabi’ye göre iyilik nasıl arzu ve iradeyle elde edilirse, kötülük de arzu ve iradeyle elde edilir.”

Farabi, devlet nazariyesinin bağlandığı temel felsefe olarak, Bir’den çoklara, Tek’ten parçalara doğru bir tahlil (analiz) metodu uygulamıştır.

“Acaba Farabi, Eflatun’un ütopik (hayali) devleti gibi bir devlet peşinde mi olmuştur? T.J. De Boer’in dediği gibi “Farabi siyaset konusunda günün cemiyetinden uzaklaşmış, onun devleti, filozof-hükümdar şekline dönen Eflatun’un devleti gibidir” diyebilir miyiz? Çünkü Eflatun öyle diyordu “En iyi düzene kavuşmak isteyen site, filozof ve savaşçı olarak en iyi oldukları ortaya çıkanları kral tanımaldır”

“Farabi’de ütopik devlet ve filozof hükümdar unsurları görülmekle beraber, gerçek cemiyeti de aynı kuvvetle tasvir etmiştir. Ve devlet nazariyesini kurarken gerçekten tamamen kopmamıştır. Bir bakıma orada hareket etmiştir. Fakat o , gerçeği kamil bir devlet için yetersiz bulmuştur. O gerçeği, daha çok fazıl olmayan devlet (cahil Medine) için kullanmıştır. Elbette o idealist bir filozoftur. Farabi’ye hak vermek bakımından şöyle diyebiliriz ki, eğer topluluk halimin tabii ve gerçek dediğimiz hali yeterli olsaydı, hayvanlarda da devlet olurdu. Devlette ister istemez daima idealist bir taraf vardır. Devletlerin sürekli şekil değiştirmeleri de buna işaret eder.

“Mamafih Farabi, işin ameli yönüne işaret etmiştir. Devlet metodunda medenilik üzerinde durur. Farabi, bunu sanatla birleştirmiştir. Yani nazariyede kalmamak, ameli yönüne işaret etmek istemiştir. Devlet sanatının elde edilmesi gerekir. Külli kanunlar nasıl icra edilmektedir? Devletin külli kanunlara göre öğrenip kazandığı bir kuvvet vardır. Külli kanunlara göre öğrenip kazanır ama bu kuvveti toplum içinde tecrübe ve uzun müşahadelerde olgunluk elde ederek kazandığı kuvvetle ameli sahaya döker. Farabi bunu tıbbın ve doktorun dayanadığı kuvvetlere benzetir. Kuvvetin biri “tıp kitaplarından elde edilen külli bilgiler sayesinde kanunlar üzerindeki kuvvetidir. Diğeri hastalara da tıp işleri ile uzun müddet uğraşmakla ve şahısların bedenleri üzerinde uzun müddet tecrübe ve müşahadelerde bulunmakla, bu hususta olgunluk kazanmakla hasıl olan kuvvettir. Doktorun, türlü hallerde türlü vücutlara göre ilaç ve devayı ancak bu kuvvet sayesinde takdir etmesi mümkün olur. “

Devletin kaynağı konusunda da “Farabi’ye göre devletin ilk zarureti kainattaki nizamdan gelir. Her şey evrensel olarak Bir’e bağlıdır. Varlıklardaki idare nizamı ile toplumdaki idare nizamının benzerliği üzerinde durması, Farabi’de devletin kaynağının ve zaruri oluşunun temel işaretidir. Varlıkta nasıl düzensizlik yoksa, toplumda böyle olmalıdır.

“İnsan cinsinin ihtiyaçları hem çok, hem çeşitlidir. Bunları tek başına gideremez. Ancak topluluk halinde giderebilir.”

“Farabi’ye göre devletin diğer bir kaynağı adaleti temindir. Adalet Allah’a aittir ve fakat her varlık kendi durumuna göre O’ndan bu cevheri almıştır. İnsanlarda bu cevher mevcuttur. Devleti bunu tahakkuk ettirmek için kurar”

“Fazıl şehri halından olup zorla ve zorbalıkla cahilce işler işlemeye mecbur edilenler, zaten istemeyerek yaptıkları şeylerden büyük eziyet duymaktadırlar. Fakat bunlar fazıl şehir halkının seviyesinde düşmezler. Onlara musallad olan zorba, ya fazıl şehrin zıtlarından birine mesuptur veya kendileri o zorbaların istbdat ve tehakkümüne tabi olan şehirde yaşamak zorunda kalmışlardır. Bugün sosyolojide devletin halka yabancılaşması dediğimiz konu (marksist sosyolojinin istismar ettiği konunun) o günkü ifadelerle söylenişini Farabi’de buluyoruz.

“Farabi de sosyla devlet anlayğının da o günkü halin bulmaktayız. Devlet bütçesinden harcama yapılmasını esaslara bağlamıştır. Fakirlerin, hastaların, kötürümlerin devlet eliyle korunması gerektiğini belirtimştir. Devlet kadrosu – ki başta idare ve hukuk adamları ile yazarlar (fikir adamları) gelir – devlet bütçesinden para almaya hak kazananlardır.

Devlet tasnifi ve devletin şekli konusunda da “ Farabi devleti temel olarak ikiye ayırır: Fazıl devlet , fazıl olmayan devlet. Fazıl olamayan devlet de dörde ayrılı. Cahil devlet, fasık devlet, değişebilir (mübadele) devlet, sapık (dalle)devlet. Cahil devlet ise altı bölümdür: Zaruri, değiştirici, hasis, gösterişçi, zorba, demokratik devletler.” Bunların tanımları kitapta aşağıdaki şekilde verilmiştir:

  1. Zaruri Devlet: İnsan varlığı içinde yardımlaşma esasına dayalıdır. Fakat bu yardımlaşma, fazıl devletteki gibi insanın gerçek ihtiyaçlarının aynı değildir. Fazıl devlete yakın bir devlettir.

  2. Değiştirici Devlet: Ticaretle uğraşan devlettir. Başkan, servetin korunması ve biriktirilmesi konusunda tedbir alan kişidir.

  3. Hasis Devlet: Maddi zevkler peşinde olan devlettir.

  4. Gösterişci Devlet: İkramcı ve üstün gelme motiflerinin hakim olduğu devlettir. Şeref sahibi olma yolları aranmıştır.

  5. Zorba Devlet: Zafer, galibiyet, hakim olma, sömürme maksadlarına göre kurulmuş toplumun devletidir. Tek gaye insanı köleleştirmektir.

  6. Demokratik Devlet: Hürriyet ve eşitlik ilkelerinden doğan bir otorite tavrına sahip devlettir. Bir imkanlar devleti olan bu devlet, fazıl devlete dönüşmeye en yakın devlettir.


Fazıl olmayan devletler halkı, özellikle cahil devletler halkı, Farabi’ye göre genellikle şehevi arzularının peşinde olduklarından, bu durum devlete yansımıştır. Böyle toplumlar kadınlara güzel görünmeye çalışırlar. İyi ve kötü değerleri kadınlara göre kurulmuştur. Gerek evde, gerek toplumda kadınların erkekler üzerinde büyük baskısı vardır. Kandılar erkeklerin yöneticisi olurlar.

Farabi’ye göre cahil şehrin özlediklerinden biri de sömürüdür. Bu sömürü, servet elde etmek, biriktirmek için veya idari görevler için kullanıldığı gibi, sömürü din yoluyla da olur. Din, istediklerini elde etmek için hileli bir yol gibi kullanılır ki, burada aldatıcı olarak kullanılan “HUŞU”dur.

Yine Farabiye göre fazıl devlet içtimai bir müssesedir. Ferd ikinci planda önemlidir. Önemli olan içtimai yaklaşımdır.

Kadınlar dahil herşeyi müşterek mal yapan Eflatun ütopyasına, Farabi’de asla rastlanmaz. Farabi, herkesin eşit olarak sahip olacağı mallara yer verir fakat her ferde ve her sınıfa mülkiyet hakkı tanır. Yine devlet yetkililerine ve muhtaç olanlara kullanmayı düşünmüştür.

Farabi felsefesinin en önemli dayanaklarından birisi iyi bir başkandır. Bunu devlet başkanı kısmında kitap şu şekilde anlatmış:

“Başkan gelişi güzel herhangi bir kimse olamaz”

“Farabi’ye göre başkanın üstünde beşeri bir varlık olsaydı, o zaman başkan o olurdu, ve ötekisi ikinci başkan olurdu”

“yalnızca kendisine gösterileni daima yapma gücüne sahip kimseler vardır. Bunlar hiçbir konuda başkan olamaz”

“Klavuzlama ve çalıştırma gücüne sahip olanlar vardır. Kendisine yol gösterilip öğretilince yönetici olur. Bunlar hem yöneten, hemde yönetilendir”

“İlk yönetici ise başka bir kimsenin hiçbir işte kendisni yönetmesine gerek duymayan dişidir. Farabinin burada idari hiyerarşiyi yaratılış ve çokların Bir’den çıkışı fikrine benzettiği açıkca görülmektedir. Bir, ilk sebep, önce İlk Akıl’ı yaratır. Birden bir çıkar. İlk sebep (Allah) hiçbir şeye bağlı değildir. O’nun üstünde hiçbir varlık makam yoktur. “

Bunları okuduktan sonra şu düşünce insanda oluşmuyor değil “Soysal hayat Allah’ın yarattığı bir zincir (ağaç) gibi halka halinde halkın halıkıdır.”

Yine kitabın devamında “ Başkanlık diğer meslekler gibi bir meslektir ve bir sanattır.Bu duruma ulaşabilmek için eğitim şarttır. İlhai bir eğitimle (vahiy) olur.”

“Farabi’ye göre iyi başkan, peygamber ile filozofun bütün iyi vasıflarını nefsinde toplamalıdır. Böylece vahiy ile felsefeyi uzlaştırmaya çalışır.”

Farabinin başkanı tanımladığı cümlelerde ise “ Vücütca sağlılı olmalı, hafızası kuvvetli olmalı, uyanık ve zeki olmalı, güzel konuşmalı. Öğretmeyi ve öğrenmeyi sevmeli, Hikmet sahibi olmalı. Yeme içme ve şehvete düşkün olmamalı. Ahlaklı, doğru ve adaletli olmalı. Azim ve irade sahibi olmalı. Bütün bu meziyetlerin bir kişide toplanmasının güç olabileceğinden bahseden Farabi, hiç değilse bunların büyük bir kısmına, başkanın sahip bulunması gerektiğini söyler. “

Şartlar herkese dağılmışta olabilir şöyle ki : “ Eğer birinde hikmet, diğerinde öbür şart, üçüncüsünde üçüncü şart gibi şartlar dağılırsa, ve bunlar birbiriyle anlaşmış ve uzlaşmış olurlarsa, hepsi de üstün başkan olurlar.” Ancak “otoritenin eşit olarak dağılması, farabi’nin felsefesine uymaz” Buradaki başkan için “diktatörlük manası taşımadığı anlaşılıyor. Onda esas olan, özelliklerin (faziletlerin) otoritesidir. “


“Hikmet sahibi hakim olmak!” vazgeçilmez bir başkalık şartıdır.


“Fazilet, ahlak, bütün iyi işler, başkandan topluma doğru mudur, toplumdan başkana doğrumudur?”

“Fazıl başkanın fazıl milleti olur. Ancak islamiyette (ki farabi buradan kopmak istemez) bir topluluk layık olduğu idareyi bulur (siz nasılsanız öyle idare edilirsiniz hadisi)”

“Müslüman toplumlar olmasına rağmen halife ve emirlerin durumu Farabi’yi düşündürmüştür.”

“İdeal emir tipinde de büyük ihtimalle sarayına sığındığı SeyfüdDevle’nin ideale yaklaşan şahsiyeti olmuştur”


Kitabın 3. bölümünde ibn-i haldunun devlet nazariyesi anlatılmaktadır. Bu bölümde ibn-i haldunun hayatının anlatıldığı kısa bir kısımdan sonra sosyolojisini incelemektedir.


“İ. Haldun’da sosyoloji ilm-i umran (Medeniyet ilmi) adını almış, konuları ise sırasıyla, “Vahşilik, ehlileşme, asabiyet (kavim hali ve şuuru), hakimiyet, devlet, iktisat, ilim ve sanat işbölümüdür”

“Müesseseleri hem statik, hem dinamik olarak incelemiştir. Olaylar arasında sebep-sonuç, determinizim bağı görmüş ve göstermiştir.”

Farabi’deki ve diğer İslam alimlelerindeki hayvani yaşama benzer şekilde, İ. Haldun’da da “ … temelde hayvani hayat vardır. Şöyle der: İnsan bir çeşit hayvan olduğu için gıdaya muhtaçtır. Hayatın zaruretleri, sanayi ve ilimden önce gelir”

Yine kitapta insan cemiyetini hayvanlardan ayıran özellikler olarak:

  1. akıl

  2. otoriteye ihtiyaç

  3. geçim imkanları arama ve yardımlaşma

  4. bir arada yaşama arzusu

verilmiştir.

Çoğu alime benzer şekilde cemiyet (sosyal bir yaşam şekillendirmede) “ İnsan ihtiyaçlarını temin için, yaşamak için, savunmak için birlikte yaşamaya muhtaçtır. Tek başına bunları yapamaz. İş bölümü ve yardımlaşma içinde bunları yerine getirebilir”. Ve topluluklar:

Cemaat tipi topluluk (bedeviler)

Cemiyet tipi topluluk (hadariler)

Bedeviler daha çok kırsal kesimde yaşayan ve aile bağları güçlü, ufak birimlerden oluşsan ve her işlerini kendileri gören, yardımlaşmanın az olduğu topluluklarken, hadariler aile bağları nispeten daha zayıf, insanların değişik konularda uzmanlaştığı ve dolayısıyla belki kendi işlerini tek başına göremez hale geldiği toplulukları ifade etmektedir. Günümüz terimleriyle kırsal ve kent toplumları olarak düşünülebilir belki. İ. Haldun burada bedevilerin iyiye daha yakın olduğunu” Çünkü fıtrat üzeredir, kendisine gelen şeyleri kabule hazır bir vaziyettedir. “ cümlesiyle ifade ediyor.

“Şehirlerde oturanlar bunun neticesinde ahlaki kuvvetlerini, örf ve adetlerini yavaş yavaş kaybederler “ bunun aksine göçebe toplumlar daha enerjiktir, ziraatle meşgul şehir halkını mağlup ederler” … bu durum daha sonra tersine döner … Onlar bir istila hareketine girişmedikçe ve devlet olmadıkça, şehir halkına muhtaç olurlar.. Böylece bedeviler şehir halkına sığınmaktan başka çare bulamazlar, zaruri olarak şehir halkına mağlup olurlar”.

“İ. Haldun iklimle medeniyet arasında ilgi kuranların ilklerindendir”

Hürriyet konusunda da kitap, “İ. Haldun’a göre insan için mutlak hürriyet yoktur” diyerek yönetim biçimi için, “ zora, baskıya ve korkuya dayanırsa, halkın metanetini kırar, mukavemet kabilyetini yok eder. Ezilmiş nefislere tembellik ve bezginlik hali çöker” demiştir ve halkın içinde hem itaat hem de asiliğin aynı anda bulunduğunu vurgulamıştır.

Savaş için “ insanlık aleminde mevcut olan tabii bir şeydir. Savaştan hali olan hiçbir ırk, millet, topluluk yoktur… İntikam, kıskanma, rekabet, devlet gibi, yahut daha yüksek değerler için gadaplanmak olur. Din gibi. Böylece savaş, sebebe ve gayeye göre çeşitlenir.”

Aile için de iki tip aile tanımı yapmıştır.

  1. Bedevilerin asabiyet ailesi

  2. Şehirleşmiş aile

“Medeniyet ilerledikçe ters orantılı olarak aile bağları zayıflamıştır”

Sosyal alışkanlık için önce alışkanlığın tanımını :” Alışkanlıklar, ancak tekrar tekrar uzun müddet bir işe devamla tabiat halini alır, asırlar içinde yerleşir” şeklinde yaptıktan sonra ilkelerini sıralamıştır:

  1. İnsan, alışkanlıklarının ve kazandıklarının mahsülüdür.

  2. Kavimlerin karakterleri de alışkanlıklarını ve kazandıklarının eseridir.

  3. Âdetler insan tabiatını değiştirirler. bir şeye alışınca âdet olu. Âdet de tabiat olmaya kadar diger.


Taklid nazariyesinden: “ Mağlupta, galip ve üstün olana karşı bir itikat meydana gelmiştir.” Ve yine kültürel yayılmalar için “hikmet gözüyle bakan, onun istila alametleri olduğunu fark eder” demiştir. Buradaki çok kıymetli bir anti tez “Taklid aşağı kültürden üstün kültüre doğrudur. Roma yendiği halde yenilen Yunan’ı, Germenler yendiği halde yenilen Roma’yı, Türkler yendiği halde yenilen İran’ı taklid etmişlerdir” şeklindedir.

Uzmanlık konusunda, “Medeni hayatın yükselişi için uzmanlığı şart görmüş” ve uzmanlar için “ ihtisasları dışında bir ilimle meşgul olurlarsa, o ilimdeki bilgileri eksik ve kusurlu olur” demiştir.


Daha sonra kitabın geri kalanında çok önemli bir rolü olan asabiyet konusu başlıyor ve tanımlarken “esas olan nesep asabiyetidir. Çünkü o, tabii ve fıtri olanı daima ön planda tutmuştur. Yani kitle şuuru ancak bütün mükemmeliyetiyle sırf kabilede bulunur.” … “ Dini vazifeli bir hayat aralarında asabiyet mevcut olmadıkça asla muvaffak olamaz”.


İ. Haldun, Ha. Peygamber’in asabiyeti kötülemesini incelerken organik akrabalık bağını kasdettiğini bilmekte ve kendisi de aynı manada kullanmaktadır. (aslında i. Haldun’un islamla çelişmek gibi niyeti hiçbir zaman olmamıştır)


Ancak bu farklılık kitabın hemen ilerleyen kısmında “Allah kavminin himayesine ve desteğine sahip olmayan bir peygamber göndermemiştir” hadisindeki bakış açısıyla açığa kavuşmuştur.


Asabiyetin önemini gösterirken “Devşirmeler, azatlı köleler v.b. gibilerin devletin çöküş devrelerine rastladığını, bu duruma devletin nüfuz sahasına asabiyetinin yetmemesinin sebep olduğunu söyler.” Kitapta milliyetçiliği daha iyi açıklamak için “ Bugün milliyetçilik bir tepki hareketi üzerine kurulan felsefedir. İ. Haldun ise onu aksiyon hareketi olarak görüyor. “


Kültür konusunu tanımlarken gıdadan örnek veriliyor ve “ Gıdalar, gıdaların birbiriyle uyuşması ve kaynaşması veya bu gıdaların terk edilmeleri, yenilmemeleri, sadece âdet ve alışkanlık meselesidir. İnsan nefsi bir şeyle ülfet edince, ülfet ve ünsiyet ettiği şey onun cibiliyetinden ve tabiatından bir parça haline gelir. “ deniliyor.


“Vahşilik ile medeniyet birbirine zıttır, Vahşilik, huy ve cibilliyet haline gelirse, yerleşik hayata geçmek ve medeniyet kurmak zorlaşır. Bu gibi kavimler için dinden gelen bir tesir olmadıkça devlet kurmaları mümkün değildir. Araplar buna örnektir. Bu gibi vahşi kavimlerin tabiatları, şehirlerdeki eğri büğrü melekelerden selamette kalmış ve kötü huylardan beri olmuştur. Hakkı ve hidayeti çabuk kabul eder, mümarese ve terbiye ile kısa sürede iyiyi kabul etmeye elverişli hale gelirler. “


“Medeniyetin 3 önemli dinamiği

  1. Asabiyet

  2. Nüfus artışı

  3. İhtiras (onun tabiriyle ciddi emel)”


“İnsanın yöneldiği hedef medenî bir hayatın ve kültürün medyana getirilmesidir. Fakat aynı kültür ve medeniyet halkı fesada, toplumlar arasındaki farkları daha bâriz bir hale getirmeye, nihayet birbirinin kanını dökmeye sevk eder. Kültür ve medeniyetin ilerlemesiyle, devletin olgunluk çağına gelmesiyle başlayan çöküş…”


Ekonomi’yi de topluluk ve kültürlerin farklı olmalarına bir sebep gören İ. Haldun içi kitapta : “ Onu tek faktörcü, maddeci felsefe’ye bağlı görmek mümkün olmayıp, onda çok yönlü korelasyonlar ve determinizmler vardır. Toplanma, emek, iş, üretim, tüketim, kazanç, servet, zenginlik, refah, ihtiyaç, sınıf, uzmanlık, gelişme, ilerleme arasında determinist bağlar kurarak, toplum ve medeniyet ağını pek güzel izah etmiştr.” Ona göre sosyal hayatı büyüten üretim ve işbölümüdür. Ferdî üretim, iş bölümü ve iş birliği ile ihtiyaç fazlası olmaya başlayınca, toplum giriftleşir, ihtiyaçların giderilmesi yeni ihtiyaçlara yol açar, toplum büyür.”


“emek, iş, sermaya, çalışma ve bunlar dolayısıyla bayındırlık ve üretim cihetinden toplumlar farklı seviyede oluşmuştur. İki toplumun aynı sınıf ve zümreden olanlarının hayat seviyesini karşılaştırdığımızda, farklı olduğunu görürüz. Meselâ fas kadısının hali, Tilmisan kadısının halinden iyidir. Bu iki şehirdeki her sınıfın hali böyledir. Masraflar üretimleri nisbetindedir ama i. Halduna göre büyüme, ekonomik mekanizma içinde kendi kendini doğurur. Mal ve para elde etmek isteyenlere para kazanma kolaylaştırılmıştır. “


“ Ona göre arz ve talep kaidesi geçerlidir ve fiyatı bu tesbit eder. Sarf edilen güç ve emeğin kıymeti, ahalinin o maddeye olan ihtiyacı nisbetindedir. O maddeye buna göre kıymet biçilir. her şeyde arz ve talep carîdir, Hüner sanatlar ancak ihtiyaç ve tâlibinin çokluğu nisbetinde güzelleşir”


Devletin kaynağı konusunda da “İnsan tabiatı icabı hem toplu yaşamaya hem devlete (yasak ve hakimiyete girmeye) muhtaçtır” … “ Devlet ile toplum munasebeti, şekil ile maddenin münasebeti gibidir. Bu ayrılmazlıktan dolayı birinin çözülmesi, diğerinin çözülmesine tesir eder” … “Yabani hayvanların tecavüzlerini def etmek için icad edilmiş olan silah, insanlardan gelen tecavüzleri defetmeye kâfi değildir. Çünkü aynı silah diğer insanlarda da mevcuttur. Şu halde başka bir şeye behemhal ihtiyaç vardır.” … “ İşte bu başka şey insan aklının ve tabiatının ortaya koyduğu hakimiyet, saltanat, hükümdar yani devlettir”


Devletin unsurları şu şekilde sıralanır:

Birinci ve ikinci temel olmak üzere hepsi önemlidir.


“ilk önce hükümdar mülk (devlet) ismi hususunda kendisine hissedar ve ortak olan akrabasının burunlarını yere sürtmekle işe başlar”

“Şan ve ihtişama tek başına sahip olmak devletin tabiatındandır”

“İ. Haldun, kuvvetli bir asabiyete sahip bir toplumun, hiçbir beşerî kuvvet tarafından mağlup edilemeyeceğini serahetle beyân eder.”

Enteresan bir şekilde asabiyetsiz din üzerinde aşağıdaki şekilde durulan kitapta, dinsiz asabiyetin durumu hiç incelenmemiş:

“Peygamberlik ve Hakka dayalı din esası, hâkimiyet sahası geniş devletlere sebep olur. Çünkü galibiyete yol açan asabiyete, kalpleri bir noktada toplama ve kaynaştırma ekenmiştir. Dinî içtimâ, ölümü seve seve göze alma ve feraset sahibi olma imkânını vermek sûretiyle, asabiyetle ilgili kuvvetlerine kuvvet kamıştır.”

“Halktan ayrılmama, ona yabancılaşmama, sun’î bir baskı ve otorite kurmama, keyfi şekilde yönetmeme, suretiyle İ. Haldun’da asabiyetten sonra kanun yapma yoluyla ikinci defa gündeme gelmiş durumdadır. Asabiyet meselesi, onda tabiiliğin birinci ve temel meselesiydi. Bu konuyu biraz daha açarsak , İ. Haldun’da TABİİ DEVLET nazariyesin gördüğümüzü belirtmeliyim. Tabii Devlet nazariyesi şudur: Bir topluluğun taşıdığı bütün kültür ve değerler, kendi içinden çıkan devlet organizmasına aynen yansır. … Tabii devletin bulunmadığı birçok şekil vardır ki mesela bunlardan biri işgal devletidir. … mesela halk, cenazesini belli bir din ve örf üzere gömerken, devlet erkanının başka kültürlere göre veya uydurma usuller kullanarak bu işi yapması gibi. Halkı aç ve sefil iken devlet erkanının lüks bir hayat yaşaması gibi.”

“Asabiyet, topluluk için, oluşumda mizaca benzer. Mizaç (bileşim düzeni) unsurların birleşmesinden oluşur. Unsurlar bileşimde eşit olarak bulunursa, mizaç (yani devletin hakimiyeti, karakteri ) gerçekleşmez. Gerçekleşmesi için unsurlardan birini ötekilerin hepsinde baskın gelmesi, ötekilere hakim olması gerekir. Asabiyette galebenin sırrı ve hikmeti budur. Asabiyet sahibi olanlara resi olmak, onların nesebinden olmayanlar için mümkün değildir.


Devletin tekâmülü konusunda da “ En azından kurulurken, devletin asabiyetten ayrılmayacağı” vurgulandıktan sonra devletin 5 tavrı (hali) şöyle listelenmiştir:

  1. Kuruluş ve galibiyet dönemi

  2. İstibdat ve infirad dönemi (devlet önce kendi içinde, kendi iç yapısında dirliği tesis etmeye çalışır. İstilalar bu dönemde yaşanır)

  3. rahatlık huzur asayiş ve sukunet dönemi (istikrar sağlanmış olan bu dönemde tarım, ticaret, şehir hayatı vs. tesis edilir ve medeniyette yükselme safhasıdır)

  4. kanaat ve barış, müsâlemet safhasıdır. (önceki tecrübelerden faydalanırken gevelemeye başlar)

  5. İsraf ve bozulma safhası (verimlilik ve genişleme tavrı sonunda sefahat, şehvet, çökme tarzını geçerli olduğu devirdir)


“Devletler, milletler gibi basit halde medenî hallere intikal ederler. Bu durumda kendinden önceki devletlerin kültür ve medeniyet mirasını da kullanırlar. Onları taklit ettikleri olur. Emeviler ve Abbasiler, İranlılar’ın ve Bizans’ın , Selçuklular ise Abbasilerin kültürüne ve medeniyetine varis olmuşlardır.

“Büyük devletler, medeniyetle teması az olduğu için, safiyetlerini , cevvaliyet ve aktivitelerini muhafaza eden Bedeviler, yani asabiyet sahibi kavimler tarafından kuruluyor.”

“Bir devlet kuruluş ve yükseliş devrinde, mutedil ve âdildir. Bu, ya devletin dinî olması halinde dinden gelir, veya devlet için tabii olan asabiyetin gerektirdiği mertlikten ve iyilikseverlikten gelir”

“Bir devlet, ömrünün sonuna doğru yabancıları ve kazanılmış kişileri görevlendirme haline başvurur. Fakat bu kişiler, devletin tabii otoritesini tesis edemezler, harici ve yabancı olma halleri üzerinde bulunmaya devam ederler. Devletlerin ve hanedanlıkların son zamanlarındaki hali budur.”

“İ. Haldun, Devletin yükselişi, rahat ve sükûn devirleri ve çöküşü ile bürokrasi asker kesimler arasında ilgiler kurar. .. kılıç ve kalemdir. Bunlar devletin iki kudret vasıtasıdır. … O kalem erbabını ilim mânâsından önce bürokrasi anlamında kullanmıştır. … devlette bürokrasinin giderek arttığını, fakat bunun zaruretlerden doğduğunu, çünkü devletin büyüdüğünü ifade etmiştir.”

“Bürokrasinin güçlü olduğu devirlerde, askerî güce ihtiyaç azdır. Bu devirler rahat devirlerdir. Sıkıntı veya çöküş devirlerinde askerî güce ihtiyaç artar, bürokrasi ikinci plana itilir.”


Devletin ömrü konusunda da G. Bouthoul’e göre İ. Haldun’da devletin çökme sebepleri şunlardır:

  1. devletin genişliğinden gelen maddi sebepler

  2. Fatih kabilelerin medeni halinden ileri gelen sebepler

  3. Hükümdarlarla, içinden çıktıkları kabile üyeleri arasında fatal olarak meydana gelen uyuşmazlıklar.

  4. Askeri vasıflarını kaybetmekten gelen ahlâkî sebepler.

  5. İktisadi sebepler

  6. Asıl sosyolojik sebepler. Yani toplumun bağlı olduğu zaruri tekâmül çizgisi.


“Yükselme, kuruluşun neticesidir. Kuruluş yükselmeyi içinde gizlemektedir. Çöküş de yükselme ve refahın neticesidir. Yani refah ve medenî hayat, çöküşü mündetmiştir.”


“Lüks başlayınca, kazanç lükse yetmez hale gelir. İhtiyaç ve talep çoğalmış, masraflar artmıştır. Pahalılık da artmıştır. Vergiler gittikçe artar. Halbuki umranın artması için vergi yükünün az olması gerekir.”


“Talep ve ihtiyaçlar arkasından koşmak, halkı yorar, üstelik nefis çeşitli şeyleri elde ettikten sonra, diğer çeşitlerini de arzu eder. Bunun tesiri ile fısk ve fücur (günahlar ve kötü işler) artar. Meşru ve gayrı meşru yollarla, geçinme vasıtalarını elde etmek üzere türlü çarelere başvurulur.”


“Genel olarak üç nesil (120 sene) ömür biçtiği bir devletin bazı hallerde daha uzun ömürlü olabileceğini belirtir.”


“Kanaatimizce … İ. Haldun’a göre medeniyet son bulmuyor, el ve karakter değiştiriyor. Daha önce belirttiğimiz gibi Mukaddime’nin çeşitli yerlerinde, devletlerin, kendilerinden önceki devlet ve medeniyet tecrübelerinden istifade ettiğini, onu daha ileriye götürdüğünü, hatta yarım kalan eserleri tamamladığını belirten İ. Haldun, zevâle uğrayanın devletler ve onların o medeniyeti temsilleridir. Son 4-5 asır içindeki dünyanın durumu da bu hüküm dışında değildir. “


“İslamî devlet sosyolojisinin anlaşılması için iki temel esas:

  1. Peygamberlik ne tabii, ne akli bir hadise olmayıp, Allah’ın bir lutfudur. Şeriat ve din olmadan içtimaî hayat ve devlet olmaz demek doğru değildir.

  2. Devlet tabii olduğu kadar aklî bir meseledir ve dinin tabiatından farklıdır.


Bu maddelerden şu açıkca anlaşılıyor ki İ. Haldun, devlet müessesesinde dinin esas olduğu ve din ile devletin vazgeçilmez beraberliği fikrine karşıdır. “


“İçtimai varlık ve beşerin hayatı bazen bunsuz da tamamlanır. Bu irade kudreti bazen asabiyet ile vuku bulabilir ve bu ona yetebilir. Kâfirler de devlet ve medeniyet kurmuşlardır. Filozofların yanlışları şudur ki peygamberlik aklî değildir. Onu idrâk etme vasıtası şeriâttır.”


“İ. Haldun’un bu fikirlerinden, lâik bir içtimaî hayat ve devlet anlayışı çıkarmak isteyenler olmuştur. Fakat biz daha dikkatli davranılması kanaatindeyiz. Çünkü, devletin tabiatıyla dinin tabiatı farklıdır demek, din olmadan da devlet olabilir ve olmuştur demek başka şeydir, Peygamberlik ve şeriât tahakkuk ettikten sonra, devletle birleşmiş olan bir durumu ayırmak istemek, ayrı olabilir ve olmalıdır demek başka şeydir. İ. Haldun, biraz sonra kendi fikirleriyle ifade edeceğimiz gibi böyle bir şey demiyor, hatta aksine kanaatleri ortaya koyuyor. “


“… devlet yıkılınca (ki ona göre devletlerin ömrü vardır) din de yok oldu demek mümkün değildir. Devleti din ile, dini devlet ile kâim kılmıyor. Yine, bir işgal devletinde tebaanın dini ile devlet arasında bir ilgi olmayabilir.”


“Fakat onu, Farabî, İnbi Sinâi, İbni Rüşd ve benzerlerinden ayıran husus, peygamberliği, tabii ve ruhi bir olay olarak anlamayıp, tabiat üstü kabul etmesi, dinsiz devlet olmaz kanaatini kabul etmeyişidir. Farabi’de “ilk başkan”, peygamber-filozof gibi bir şahsiyettir ki, bu ve benzeri fikirler İ. Haldun da yer almaz”


“Böylece 3 devlet şeklini ortaya koyar:

  1. Tabii devlet (mülk) Bütün halkı belli bir maksadın ve arzunun icabına göre, toplumun kendi karakterine uygun olarak, sevk ve idare etmektir.

  2. Siyasi devlet: Dünyevi maslahatların celbi ve zararların giderilmesi hususunda aklın gereğine göre bütün halkı sevk ve idare etmektir.

  3. Hilafet: Uhrevi maslahatlar ile bunlara raci olan dünyevi maslahatlar hususunda “şer’i aklın” gereğine göre bütün insanları sevk ve idare etmektir. Hilafet, dinin korunması ve dünyanın dini siyasetle idare edilmesi için şeriat sahibi Hz. Muhammed’e naiblik ve vekalettir”


İ. Haldun’a göre hilafet, tabii ve siyasi devlet birleştirilebilir. Nitekim Hz. Peygamber devrinden sonra birleştirilmiştir. “


Yine asabiyet konusunda kitapta ilginç bir yaklaşım vurgulanmış:

<<“İmamlar kureyş’ten olur “ hadisinin manası da budur. Kuryeş soyundan olma hususunun şart kılınması , bir toplumun idaresi, o toplumdan olanla mümkündür manasındadır. >>


“Bazılarına göre bir hadiste iki halife olamaz. Bu durum tevhid ehlinin birliğini bozar, işleri aksatır. Diğer bazı alimlerce, birden fazla halifenin uygunsuzluğu, birbirine yakın olan beldeler için bahis konusudur, her birinden uzak beldeler için caizdir demişlerdir. … İ. Haldun, gerçekçi davranana bir alim olduğundan, ikinci görüşe meyletmiş, açıkça ifade etmemekle beraber, hilafetin devletle birleşmesini ve devletin de asabiyetten ayrılmayacağını göz önüne alarak, milli devletlere itibar etmiştir.”


Kitabın sonunda bulunan mukayese kısmı aşağıdaki tablodaki gibi özetlenebilir:



Farabî

İbni Haldun

Sosyoloji-ekoloji ilişkisi kurmuş mudur?

Evet

Evet

Toplanma hali zaruri midir? (hayvanlarda olduğu gibi)

Evet, hatta insan topluluğunun hali dünyadan öteye uzanır.

Evet, ancak farabideki gibi öteki dünyaya temas edilmemiştir

Hayat mücadelesi kanunu

Değinmiştir ve ideal nizam için bir eksiklik olarak görmüştür.

Değinmiştir

Organizmacı mıdır?

Evet

Evet

Devletin kuruluşunda “İhtiyaç” gibi bir kaynağı esas kabul etmiş midir?

Evet

Evet

Toplum ile devlet münasebeti görüşü

Farabi ikisine de Medine demekle fazıl şehir, fazıl devlet manasında kullanmıştır.

İ. Haldun için toplum ve devlet, şekil ve maddenin birbirinden ayrılmaması gibi bir bütündür.

Toplum’u ayırma biçimleri

Morfolojiktir (Sokak, mahalle, köy, şehir, millet gibi)

Fizyolojik ve dinamiktir. (Bedevi, hadari, cemiyet, cemaat gibi)

Devlete gerçekçi yaklaşımları

İ. Haldun daha gerçekci olarak günümüz sosyolojisine yakın, alışkanlık, kültüri taklid kanunları gibi konular üstünde durmuştur.

Devlet kavramı daha çok bir ideal devlettir, felsefe, ideal ve ahlak ağar basar.

Devlet tasnifi

Farabi için son derece önemlidir ve devletin teorik tasnifini detaylıca yapmıştır

Devlet tasnifi üzerinde durmayıp sınıflandırma yapmamış yalnız ilk defa din ile devlet üzerinde durmuştur.

Devletin Yükselişi

Fikri, ideal ve ahlaki yükseliştir.

Medeni, teknik ve organizasyon yükseliştir.

Devrin etkisi

Devrin etkisinde kalmıştır. İçinde bulunduğu devir daha çok fikri ve felsefi bir devirdir.

Devrin etkisinde kalmıştır. Devrin İslam dünyası dağınık ve parçalılığı Farabiye göre daha çok yaşıyordu.

Modelleme ve düşünme yöntemleri

Soyut ve daha teorik

Somut ve daha amprik